BU EN ÜST BÖLÜMDEKİ BAZI REKLAMLAR - Sayfamızın üstündeki zaman zaman görüntülenen Windows Internet Explorer'in kendi Reklamıdır.- SİTEMİZ DIŞI BİR UYGULAMADIR.
   
 
  OĞUZLAR..24 TÜRK BOYU.. ÇEPNİ BOYU


OĞUZLAR..24 TÜRK BOYU..

ÇEPNİ BOYU İLE İLGİLİ KAYNAKLAR



24 türk boyu ile ilgili görsel sonucu


İlgili resim

Kaynak:1


Çepni Boyu

Çepni boyu Oğuz Kağan Destanı`na göre Oğuz Türklerinin 24 boyundan biridir. Bu boyların Üçoklar kolundan, Oğuz Kağan`ın oğlu Gök Han`ın soyundan geldikleri kabul edilir.

Çepniler Türk tarihinde özellikle Karadeniz Bölgesi`nin Türkleşmesinde çok önemli bir rol oynamışlardır. Özgün kültürlerini günümüzde de muhafaza etmekte ve sürdürmektedirler.

"Çepni" kelimesi düşmanla savaşan anlamında kullanılmıştır. Çepni boyunun özelliği "nerde yağu görse orda savaşır" olarak anlatılmaktadır. Karadeniz`de özellikle Giresun ve çevresinde Çepni boyundan insanlar yaşar.Trabzon`un Türkleşmesini sağlamışlardır.

Çepniler, sayıları 24 olarak belirlenen Oğuz Boyları`ndan biri ve en kalabalık olanıdır. Üç - Oklar`ın Gök Han koluna bağlıdırlar. Bilindiği gibi Oğuzlar; Türkiye ve Azerbaycan Türkleri`nin, Türkmenistan, Irak ve Suriye Türkmenleri ile Gagauzlar`ın atalarıdır. Cümleden anlaşıldığı üzere Çepniler Orta Asya kökenlidir. Çepni isminin yer aldığı ilk yazılı metin, ilk Türk bilgini olan Kaşgarlı Mahmud`un 1070 yılında kaleme aldığı Divanü Lügati`t-Türk isimli eserdir.Günümüze intikal eden kaynaklarda yer alan bilgiler, Çepniler`in, Osmanlı Hânedânı`nın mensup olduğu ve en önemli, en şerefli, en büyük Oğuz Boyu olan Kayılar`a yakın önemde bir boy olduğu kanaatini uyandırıyor. Ne var ki onların savaşçı karakterleri, önemlerini günümüze yansıtacak kalıcı ürünler meydana getirmelerini engellemiş. Çepniler`e ait kabileler, değişik tarihlerde farklı cephelerde savaşmışlar ve ordu ile gittikleri bölgelere yerleşmişler. Savaşlarda nüfusları azalmış. Belli ve kalıcı bir kültür oluşturamamışlardır. Çepniler; 1071`de Anadolu`nun, 1277 yılından itibaren de Sinop`tan Trabzon`a kadar olan Karadeniz Bölgesi`nin fethedilmesinde çok aktif görevler üstlendiler. 1277 yılında Sinop`a saldıran Trabzon Krallığı`nın ordusunu bozguna uğrattılar.

Çepnilerin Anadolu`nun Türkleştirilmesindeki Yeri Ve Önemi

KAYNAK: TÜRKLER ANS VI.CİLT Araştırma Doç.Dr. Ali Çelik

 

 

 

Kaşgarlı`daki Oğuz Boyları

Anadolu`nun bir Türk vatanı olmasında çok önemli rol oynadıkları tarih otoriteleri tarafından kabul edilen Çepnilerin Anadolu`daki varlıkları 12. yüzyıla kadar gitmektedir.

Bunların Anadolu`ya nasıl geldikleri,nerelere yerleştikleri,nasıl yayıldıkları hakkında ise ayrıntılı bilgiye sahip değiliz.12. ve 13. yüzyıllara ait belgeler daha çok Çepni varlığından ve onun menşeinden söz etmekte,daha sonraki yüzyıllarda ve özellikle16.yüzyıldan itibaren tutulmaya başlayan Osmanlı tahrir defterlerinden alde edilen bilgiler,Çepnilerin Anadolu`nun iskanında ve Türkleşmesinde oynadıkları büyük rolü ortaya çıkarmaktadır.

ÇEPNİLERİN MENŞEİ VE ÇEPNİ ADININ MANASI

Çepnilerden söz eden büyük kaynaklar,onları Oğuz Türklerinin bir boyu olduğunda görüş birliği içindedirler.Çepnilerden söz eden en eski yazılı kaynak Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072-1076 yılları arasında yazılan Divanü Lûgati`t Türk`tür.Türk dili,tarihi ve kültürü yönünden çok zengin bir hazine olan bu eserde Kaşgarlı Mahmud ,Oğuz boyları hakkında da bilgi verirken,Oğuzların yirmi iki bölük olduğunu,her bölüğün ayrı bir belgesi ve hayvanlarına vurulan bir alameti olduğu belirttikten sonra birinci boy olan Kınık`tan başlayarak tek tek bütün bölükleri tanıtır.Çepni boyu Kaşgarlı`nın yirmi iki bölüğe ayırdığı Oğuzların yirmi birincisidir.

Çepni adının geçtiği ikinci yazılı kaynak 14. yüzyıla aittir.Reşideddin Fazlullah`ın 1310 tarihinde yazdığı Câmi`üt Tevârih`in ikinci cildinde Târih-i Oğuzân ve Türkân (Oğuzların ve Türklerin Tarihi) adıyla Oğuz Destanı nakledilir.Bu destanda,Oğuz`un daha yaşarken Boz Oklar ve Üç Oklar diye ikiye ayırdığı altı oğlundan yirmi dört torunu olduğunu, Oğuz`un vefatından sonra onun yerine Kül Han geçtiği,Oğuz`un çok değer verdiği bilge bir kişi olan Irkıl Hoca`nın,devletin devamlılığının sağlanması,ileride herhangi bir kargaşaya meydan verilmemesi için bu yirmi dört oğula birer lakap ve birer ongun ve hayvanlarına vurmaları için de birer damga tespit edilmesinin gerekli olduğu Kün Han`a söylediği,onun da bu fikri kabul ederek bu işi yapmak üzere Irkıl Hoca`yı görevlendirdiği,Irkıl Hoca`nın da yirmi dört evladın her birine birer lakap,birer damga ve biere ongun tespit ettiği anlatılr.

Bu kaynağa göre Çepni,Üç Oklar`ın en büyüğü olan Kök Han`ın dördüncü oğludur. İlk kez bu eserde Çepni`nin manası üzerinde durulmuş ve Çepni,"Nerede düşman görse durmayıp savaşan"(Kandaki yağı göre,derhal savaşır ve çarpar.Bahadır)şeklinde tanıtılmıştır. Ongununun"Sunkur:Umay",Ülüşünün(şölendeki et payı),Sol karı yağrın,sol yanbaş olduğu belirtilmiş ve damgası verilmiştir.

14.yüzyılda Çepni adı,Ebû Hayyan`ın,Kitabul-İdrak li-Lisanil Etrak adlı eserinde "Çepni-kabîletün minnet-Türk"şeklinde geçer.Eserde,Türk boylarından sadece Kınıklarla Çepnilerden söz edilmektedir.Bu bilgi 14.yüzyılda Çepnilerin sadece Anadolu`da değil, Mısır`da bile tanındığı göstermesi bakımından çok önemlidir. 15.yüzyılda Yazıcıoğlu Ali,Reşideddin`den bazı değişiklikler yaparak Türkçe`ye çevirdiği ve "Tarih-i Âli Selçuk"adlı eserinin baş tarafına aldığı Oğuzname`de Çepniler hakkında bilgi verir.Bu eserde Çepninin damgası diğerlerinden farklıdır.Tarihlere "tarihi yapan ve yazan han"olarak geçen Ebugazi Bahadır Han`ın 1660 ta tamamladığı Şecere-i Terakime de,tıpkı bundan önce sözünü ettiğimiz Reşideddin`in Farsça Oğuznamesi gibi Oğuz Kaan Destanı`nın bir başka şekli yani Türkmen rivayetidir.Ebülgazi Bahadır Han,bu eseri yazarken hem Reşideddin`den faydalanmış,hem de canlı Türkmen rivayetlerini toplamıştır.Bu yönüyne müstesna bir yere sahip olan eser Oğuzname`nin Türkmen rivayeti,bir başka değişle Çağataycasıdır.Eserin "Oğuz Han`ın Torunlarının Adlarının Manası ve Damgalan ve Kuşların Zikri" adlı bölümünde Oğuz`un yirmi dört torununun adları,adların anlamları,damgaları ve kuşları belirtilmiştir.Bu kaynakta Çepni Oğuz`un on altıncı torunu olarak gösterilmiş,Çepni` nin anlamının "cesur",kuşunun "devlet kuşu"(hümay)olduğu belirtildikten sonra damgasının şekli verilmiştir.17.yüzyılda Katip Çelebi,Cihannûma adlı coğrafya kitabında Çepnilerden söz ederken dillerinin Türkçe- Farsça karışık bir şey olduğunu söyler.Gyula Nemeth "Çepni" adının Kırgızca "çep"(kalkan) ve Türkçe "çeper"(duvar, çit,parmaklık) kelimeleriyle ilgili olduğunu ileri sürmüştür.Ona göre Çepni adı kök bakımından "koruyucu(birlik)" ve özellikle "sınır koruyucu(birlik)"anlamına gelmektedir. Çepni adındaki "-ni" eki Beçenek-Beçene-beçe adlarında gördüğümüz -ne,-na,-ni,-nu,-nü ekleriyle birleştirilebilir.Aynı eke Çağatayca "tuzni(buzağı)" kelimesinde de raslanmaktadır.Kafesoğlu da "Eski Türk boylarının adları boyun siyasi ve sosyal hususiyetlerini meydana koymaktadır" dedikten sonra Çepni`yi askeri teşkilat ve unvanlarla ilgili olan Çor, Yula,Kapan,Külbey,Yabuka,Yeney,Taryan,İğdir,Buka,Tarduş vb.isimlerle birlikte bu gruba dahil etmekte ve Çepni adının askeri ve siyasi özellik taşıdığını belirtmektedir.Geybullaev de Azerbaycan`ın Şamaha bölgesinde Çepni kelimesiyla bağlantılı 17 yer adı bulunduğu bildiriyor.Bunlardan Çepli,Cabani,Çapni şeklinde olanlar Zangezur ve Kuba bölgelerindedir.Kazak şehrinin Daşsalahlı Bölgesinde Çepli adlı bir yer bulunmaktadır.

Sultanşah Ataniyazov,Şecere adlı eserinde Kaşgarlı,Reşideddin,Yazıcıoğlu ve Ebülgazi`den,bizim de yukarıya aldığımız bilgileri aktardıktan ve bunlara Salar Baba`nın görüşlerini ekledikten sonra Çepni kelimesinin etimolojisi üzerinde durur ve bilim adamlarının güzel fikirlerini inkar etmediğini,ama,Çepni adını eski Türk sözü olan ve "küçük grup", "sürü" anlamındaki "çep", "çöp"sözünden türediğini de bilmemiz gerektiğini söyler.Daha sonra Çepnilerin tarihi hakkında kısaca bilgi vererek,Selçukluların döneminde (11.yy.)Çepnilerin büyük bir bölümünün İran`a,Türkiye`ye,Kafkasya`ya ve Irak`a geçtiklerini Türkmenistan`da Alili,Ata Göklen,Hatap ve Hıdırilli boylarıyla Çepbe,Burgazların Çepbece diyen aşiretlerinin kadim Çepnilerle aynı kökten gelmelerinin mümkün olduğunu belirtir.

ÇEPNİLERİN ANADOLU`YA YERLEŞMESİ

Buraya kadar verilen bilgiler bize Çepni boyunun,12. yüzyıldan bu yana Anadolu,İran,Azerbaycan ve Mısır`ı alan çok geniş bir coğrafyada tanındığını göstermektedir. Daha öncede belirtildiği gibi. Çepnilerin Anadolu`ya ne zaman geldiklerini,nerelere ve nasıl yerleştikleri hakkında yeterli bilgiye henüz sahip olmamakla birlikte,Faruk Sümer`in, ulaşabildiğimiz diğer araştırmacılar tarafından da kabul gören "Türkiye tarihinin yerli kaynaklarında adı ilk önce ortaya atılan Oğuz boyu muhtemelen Çepnilerdir" şeklindeki görüşü Anadolu`ya ayak basan ilk Türk boyu veya ilk boylardan birisinin de Çepniler olduğunu ortaya koymaktadır.

Çepnilerin Anadoluda`ki varlığını incelemeye başladığımızda karşımıza çıkan ilk isim Hacı Bektaş Veli olur.13.yy da yaşayan Hacı Bektaş Veli`nin hayatını anlatan ve 15.yyın son çeğreğinde kaleme alınan Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli adlı eserden Hacı Bektaş Veli `nin Suluca Karahöyük`teki ilk müridlerinin Çepniler olduğu anlaşılmaktadır.

"Hacı Bektaş,Kırşehir`e,Sulucahöyük`e(bugünkü Hacı Bektaş İlçesine)gelir. Burada,Çepni boyunda bir oymak oturmaktadır.Uluları Yunus Mukri`dir.Yunus Mukri okumuş yazmış bir insan olup,dört oğlu vardır:İbrahim,Süleyman,İdris ve Saru.İdris ile Saru da okumuşlardır.İdris`in karısı,Bektaşiler tarafından sonradan kutlu sayılacak olan, "Kadıncık Ana-Kutlu Melek`tir."Kadıncık Ananın çocuğu olmamaktadır.Birgün rüyasında,on dört dolunay koytuna girer.İdris Hoca,bunun çocuğu olacağı manasına geldiği müjdeler.Daha sonra Bektaş Veli çıkagelir.Kadıncık aynı evlat edilir.Onun duası sayesinde ve burunkanı kerametiyle.Kutlu Meleğin çocuğu olur.Doğan çocuğun adı,Timurtaş veya Seyyid Ali Sultan` dır.Kuvvetli bir ihtimalle Bektaşi Çelebileri de bu Kadıncık Ana ile İdris Hoca`dan gelmişlerdir.

Faruk Sümer`e göre,Anadolu`daki dini hareketlerden ekserisinin de Çepni boyu ile yakın ilgisi vardır.Muhtemelen 1240`daki Baba İshak Ayaklanmasına kayılan Türkmenler arasında onlar da vardır.Ona göre, İlhanlılar hükümdarı Olcaytu`nun On iki İman Şiiliği`ni kabul etmesinden sonra Anadolu`daki Ulu Yörük,Boz Ok,Yukarı Kelkit ve Canik`te yaşayan göçebe birçok topluluk,Halep Türkmenlerinden bazı oymaklar ile Sivas,Tokat,Amasya,Canik, Malatya,Dersim bölge ve yörelerindeki birçok köy bu mezhebi yani Şiiliği kabul etmişlerdir ve buralarda Şiiliği yayanlarda Barak Baba dervişleri ile diğer şeyh ve dervişlerdir.Aşağıda haklarında detaylı bilgi verilecek olan bu Türkmen topluluklarını içinde Çepni oymaklarıda vardır.

Çepnilerle yakından ilgili diğer bir dini olayda Şeyh Cüneyd ile haleflerinin Anadolu`daki faaliyetleridir.Çepnilerin Kardeniz bölgesine yerleşmeleri ve Safevi Devleti`nin kuruluşunda oynadıkları rol ile 16.yy.dan itibaren Osmanlı Devleti`nin Çepni politikasındaki olumsuz değişiklikleri anlayabilmek için bu olayın ana hatlarıyla bilinmesinin gerektiği kanaitindeyiz.

Safevi tarikatı 14.yy da Azerbaycan`ın Erdebil şehrinde Safiyeddin İshak adlı bir şeyh tarafından Sünnî-Şafiî ilkelerine göre kurulmuştur.1429`da tarikatın başına Şeyh İbrahim geçmiş ve onun döneminde tarikat sadece İran`da değil Irak ve Anadolu`da da tanınmaya ve yayılmaya başlamıştır.Şeyh İbrahim`in 1447`de ölmesi üzerine yerine kardeşi Şeyh Cafer geçmiş,babasının yerine tarikatın başına geçmek isteyen Şeyh Cüneyd amcasıyla yaptığı mücadeleyi kaybedince Anadolu`ya gitmiş,kendine bağlı olanlarla önce Sivas`a gelmiş ve padişah 2.Murat`tan Kurt Beli`ni kendisine mülk olarak vermesini rica etmişse de bu isteği yerine getirilmemiştir.Bunun üzerine Karaman ülkesine giden Cüneyd orada da barınamayınca İçil`deki Varsakların yanına gitmiş,oradan Çukurova`ya geçmiş,oradan da İskenderun yöresine gelip,Ersuz dağındaki harap bir kaleyi Bilal oğlu denilen bir emirden alarak tamir etmiş ve buraya yerleşmiştir.

Buradan adamlarını göndederek zaman zaman da kendisi giderek başta Halep Türkmenleri olmak üzere Dulkadirli ve Üçoklu Oymaklarının hemen hemen tamamını kendisine mürid yapmıştır.Şeyh Cüneyd`in bu faaliyetlerini haber alan Memlük devletinin harekete geçmesi üzerine Şeyh Cüneyd burayı terk etmek zorunda kalmış,Canik yöresine giderek buranın hakimi Mehmet Bey ile buluşmuştur.Bundan sonra bütün müridlerini silahlarıyla birlikte yanına çağırmış ve Mehmet Bey ile birlikte Trabzon üzerine yürümüştür.Aya Fokas manastırına kadar gelen Trabzon İmparatorluğu 4.Yuanis`i burada bozguna uğratan Şeyh Cüneyd 1454`te Trabzon`u kuşatmış ancak askerleri surları aşamamıştır.Fatih tarafından da tehdit edilince üç gün sonra kuşatmayı kaldırarak Kelkit vadisine geri dönmüştür.Sivas beylerbeyi Hızır Bey`in üzerine geldiğini duyunca Ak Koyunlu hükümdarı Uzun Hasan Bey`in yanına gitmiştir.Uzun Hasan önce Cüneyd`i tevkif etmişse de daha sonra Şeyh Cüneyd`in kendisine 20.000 askeriyle müttefik olma teklifi üzerine onu sadece serbest bırakmakla kalmamış,kız kardeşi Hatice Begüm`ü de onunla evlendirmiştir.İşte bu evlilikten Şah İsmail`in babası Şeyh Haydar dünyaya gelmiştir.

Şeyh Cüneyd`in 1460`ta Şirvanşah Halilullah`la yaptığı savaşta ölümü üzerine müridleri Oğlu Haydar büyüyüp dayısı Hasan Han sayesinde Safevi şeyhliği postuna oturunca onun etrafında toplandı ve Cüneyd`in vasiyetine uyarak ona biat ettiler.Şeyh Haydar babası gibi Anadolu`yu dolaşmadı ama Türkiye`den gelen kabiliyetli müridleri Erdebil`de yetiştirdikten sonra onları "Halife"unvanı ile Anadolu`ya göndererek orada tarikatını yayda ve mürid sayısını çoğalttı.

Yeterince güç kazandığına inanan Şeyh Haydar Anadolu`dan gelen on bin müridiyle önce 1486`da Demirkapı ötesindeki Kafkas kavimlerine saldırdı ve zengin bir ganimetle geri döndü.İki yıl sonra da hem babasının intikamını almak ve hem de Şirvan`ı ele geçirip orada bir devlet kurmak için doğrudan Şirvan hükümdarının üzerine yürüdü.Onunla başa çıkamayacağını anlayan Şirvan hükümdarı Ak koyunlu hükümdarı Yakup Bey`den yardım istedi.1488`de Yakup Bey`le yaptığı savaşta Şeyh Haydar öldü.

Bu olaydan sonra da Safevi müridleri dağılıp Haydarın büyük oğlu Suktan Ali`nin etrafında toplandılar.Ak Koyunlularla yapılan ikinci savaştan Ali de öldü.Bütün aramalara rağmen küçük kardeşi İsmail bulunamadı.İsmail müritler tarafından kaçırılarak götürüldüğü Gilan ülkesinde altı yıl kaldıktan sonra 1500 `de Erzincan`a geldi ve Türkiye`nin her tarafına haber göndererek müridlerini yanına çağırdı. Erzincan`da başına topladığı Türkiyeli göçebe ve köylü müridlerle İran`a döndü ve Ak Koyunlular`ı yenerek Safevi Devletini kurdu.Böylece dedesi Şeyh Cüneyd`le başlattığı babası ŞeyhHaydarın`ın sürdürdüğü ve her aşamada Anadolu Türkmenleri ile Çepnilerin önemli rol oynadığı bu hareket o sırada henüz on beş yaşında olan Şah İsmail tarafından başarıyla tamamlanmış oldu.

Bundan sonra Anadolu`dan İran`a doğru on yedinci yüzyılın ortalarına kadar devam eden bir göç başladı.Göç eden Türkmenler arasında sayıları çok olmamakla birlikte Çepnilerde de vardı.1576`da Çepnilerin İranda`da Muhammed Bey Mahmut Halife ile Dönmez Sultan adlı beyler temsil etmekte bu üç dirlik de Kuzey Azerbaycan`daki Karabağ bölgesinde bulunmaktaydı.İran`daki çepnilerle ilgili son bilgi Şah Abbas devrinde (1590-1628)aittir.

Bu dönemde nüfuslarını giderek kaybettikleri ve hiç istemedikleri Gilan yöresine üstelik başlarında kendilerinden olmayan kul takımından bir emirle göçürüldükleri biliniyor.

Şah Abbas`tan sonra İran`daki Çepnilere ait bilgiye rastlanmıyor.Geybullaev`in Azerbeycan`ın Şamaha bölgesinde Çepni kelimesiyle bağlantılı söylediği on yedi adı muhtemelen bu Çepnilere aittir.

16.yüzyıl tahrir defderinden anlaşıldığına göre başta Halep olmak üzere Anadolu`nun bir çok yerinde henüz yerleşik hayata geçmemiş olan Çepni toplulukları bulunmaktaydı.

Bu dönemde Anadolu`da Çepnilere ait kırk üç kadar yer adı vardır.

1520 yıllarında Halep Türkmenleri arasında üç kola ayrılmış bir Çepni oymağı görülüyor.

Bunlardan 53 vergi evi olan birinci kol Antep`in kuzey doğusundaki Rum Kale yöresinde Donrul (Tuğrul) Kethüda`nın iddia resmindeki ikinci kol Antakya`nın kuzeyindeki Gündüzlü kazasında nüfusu en az olan üçüncü kol ise doğuda bir yerde(Boz Uluslararasında) yaşamaktaydı.

1570 tarihinde yani 50 yıl sonra diğer Türkmen oymakları gibi Çepniler`in de nüfusları çok artmış 1520yıllarında53 vergi evi olan birinci kol bu tarihte 397 vergi nüfusuna yükselmiştir.

"Başına Kızdılu" yahut "Başım Kızdılu Çepni adiyle anılan ikinci ve üçüncü Çepni kollarının ise 29 ve 16 vergi nüfusları vardır.

XVII.yüzyılın ortalarında doğru Çepniler`in ana kolu yine Rum Kale yöresinde yaşıyor ve kasabalar(?)Korkmazlu Sarulu Karalar Köseler ve Şuayyıblu obalarına ayrılıyordu.

Başım Kızdılu adını taşıyan diğer iki oymak ise Batı Anadolu`ya göç ederek Saru Han(Manisa)ve Aydın sancaklarında yurt tutmuştu.

Diyarbakir bölgesinde yaşayan Boz Ulus kışın Mardin`in epeyce güneyindeki çöl bölgesinde kışlıyor yazın da Erzincan-Erzurum arasında yaylıyordu.Boz ulus uğradığı baskılar yüzünden 1613 yılında Orta Anadolu`ya göç etti ve bir daha eski yurduna dönmedi.

İşte bu Boz Ulus`un Orta Anadolu`ya göç eden ana kümesi arasında Kantemir Çepnisi denilen bir Çepni oymağı da vardı. 1691 yılında bir çok Boz Ulus oymakları gibi Çepniler de Rakka bölgesine yerleştirildiler.Çepniler bu bölgeden iki defa kaçtılar.1728 tarihli bir vesikada Kantemir Çepnisi`nin Rakka`daki iskan yerlerine gitmemek için Bergama taraflarına göçtüğü bildirilmektedir.Balıkesir bölgesi ile Manisa ve Aydın vilayetlerindeki Çepniler bu bölgeye on yedinci yüz yıldan sonra gelmiş Halep Türkmenleri ile Boz Ulus`a mensup Çepnilerdir.Tahrir defterlerinden Adana`nın Sarı Çam yöresinde küçük bir Çepni oymağının yaşadığını Dulkadir eli arasında da 34 vergi nüfuslu küçük bir Çepni oymağı ile aynı bölgede Çepni adlı bir de kalenin bulunduğunu öğreniyoruz.

 

16.yüz yılda Boz ok(Yozgat)ta 42 vergi nüfuslu Çepni adlı küçük bir oymak yaşıyordu.

Yine orada varlığını bu güne kadar sürdüren Çepni adlı bir köy vardı.

Yine 16.yüz yılda Çorum`a bağlı Alp Oğuz köyünde Çepni Özü adı bir cemaat yani bir oymakla Hamid sancağının(Isparta vilayeti)Göl Hisar kazasında da 70 vergi nüfuslu bir oymak görülmekte idi.Eski İl Koş(Koç)Hisar Gölü`ne Dökülen İn Suyu`ndan başlayıp Güneydoğu`ya doğru Ereğli`nin batısındaki Akçaşehir`e kadar uzanan topraklardan meydana gelmişti.Koç Hisar Gölü`nün güney ucuna çok yakın olan Eski İl köyünün bu kazanın merkezi olduğu anlaşılıyor.Eski İl`de yaşayan Çepnilerin büyük bir kısmı Yavuz Selim devrinde(1512-1520)yedi köyde yerleşmiş olup ancak 27 evlik bir oba eski yaşayışını sürdürüyordu.Bu oba asrın sonlarına doğru henüz yerlesik hayata geçmemişti.

Turgut yöresindeki Çepni oymağı I.Selim devrinde 44 vergi nüfuslu küçük bir oymak idi.

Adana`nın Saru Çam nahiyesinden gelip Ankara`ya bağlı Şerefli Koç Hisar kazasına yerleşen yaşayan Orun-Guş oymağının arasında da 133 nüfulu bir Çepni obası vardı.

Sivas yöresinden Ankara yöresine kadar yayılan ve 27 oymaktan meydana gelen Ulu Yörük veya Ulu Yörük Türkleri denilen büyük topluluğunun oymakları arasıda da birkaç Oğuz boyuna mensup teşekküller de vardı. İşte bunlardan biri de Çepniler`di.Çepniler`in yurtlarının Ak Dağ Madeni`n kuzeyinde Zile`nin güneyinde meşhur Çamlı Bel`in batısında bulunduğu anlaşılıyor.1520 tarihinde Çepniler`in 17 kışlakları vardı.Onlar bu kışlakların da çiftçilik yapmakta idiler.1575 yılında ise 32 kışlakta oturmakta nüfusları da dört misli artmış bulunmakta idi.19.yüzyılın ikinci yarısının başlarında Çepniler`in oymak geleneğini korudukları görülüyor.

O yılarda Çepni oymağı ile Kara Hisar-ı Behramşah Boz Ok sancağına bağlı idari yörelerden birini teşkil etmekte idi.1720 tarihli bir fermanda Anadolu`nun çeşitli yerlerinde içlerinde 50 hanelik bir Çepni topluluğunun da bulunduğu Türkmen boyları bölgeyi Arap eşkiyasının mazarratından korumak ve ziraatle uğraşmak üzere Harran Ovasına yerleştirilmişlerdi.Daha önce belirtildiği gibi Vilayetname`den anlaşıldığına göre Kırşehir`in Suluca KaraÜyük(Hacı Bektaş)sakinleri de Çepniler`den idiler.Tahrir defterine göre Kırşehir bölgesinde Çepni adını taşıyan bir köyde vardı.

ÇEPNİLERİN DOĞU KARADENİZ BÖLGESİNİN TÜRKLEŞTİRİLMESİNDEKİ ROLLERİ

Selçuklu Devleti`nin 1040 yılında Horasan`da kurulması ve daha sonra Selçuklu Hükümdarı Alp Arslan`ın 1071 yılında Malazgirt savaşının kazanmasından sonra Anadolu kapıları Türklere açılmış ve batıya doğru göç eden Türkler Anadolu`da yurt edinmeye başlamışlardır.Yerleştikleri her yere Türkçe ad veren bu Türkmen boyları en yoğun olarak Antalya-Eskişehir Bölgesi (30,000çadır)Kastamonu Bölgesi(100,000çadır)İçel Bölgesi Malatya-Maraş Bölgesi Kuzey Suriye Doğu ve Güneydoğu Bölgelerinde yurt tutmuşlardır.Bizim konumuz olan Çepniler ise Sinop bölgesine yerleşmişlerdir.

Tarihi kayıtlardan Karadeniz Çepnilerin bu bölgeye ne zaman geldiklerini tam olarak öğrenememekle birlikte 13.yy da bu bölgeye hakim olduklarını ve Trabzon Rum Devleti hükümdarı Giorgi`yi mağlup edebilecek kadar da güçlü olduklarını biliyoruz.

Moğolların Anadolu`yu istilası ile ortaya çıkan bunalımlardan istifade etmek isteyen Giorgi,Karadeniz ticareti için çok büyük önem taşıyan bir limana sahip olan Sinop`u almak istemiş ve bir donanma ile 1277`de Sinop`a saldırmışsa da,kendisini gemilerle denizde karşılayan(Türkân-ı Çepni)Çepni Türkleri tarafından mağlup edilerek geri püskürtülmüştür.

Bu olayı İbn Bibi El Evamirü`l-Ala`iye Fi`Umuri`l-Ala`iye (Selcuk Name)Adlı eserinde şöyle anlatmaktadır: "O sırada Sinop tutgavulu (muhafız kuvvetleri komutanı)Tayuğa gelerek "Canik hükümdarı(Caniti)asker ve cephane(zeredhane)dolu kadırgalarla Sinop`a saldırmak için geldi.Çepni Türkleri ile o diyarı korumak için görevlendirilmiş olan komutanlar (server)onlara karşı koyarak onları ateş ve su arasında sıkıştırıp canlarına ve evlerine darbe indirdiler.Her tarafı yerle bir ettiler.Onları kahrederek her şeyden mahrum,mahzun ve ümitsiz bıraktılar" dedi.

Düzenli bir orduya karşı kazandıkları bu zafer,Çepnilerin o dönemde hem kalabalık hem de teşkilatlı bir topluluk olduklarının bir göstergesidir.

Bu Çepnilerin Sinop bölgesine yerleştikleriyle ilgili herhangi bir delil yoktur ama, bu dönemle ilgili belgelerden Türklerin sürekli olarak doğuya doğru ilerledikleri anlaşılmaktadır.

Brjer`in verdiği bilgilere göre,Trabzon Rum İmparatoru 2. Jean (Yuannis) zamanında (1280-1297)Türkler Ünye(Halibia)yöresini fethetmişlerdir.Bu Türklerin Sinop Çepnileri olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Trabzon Rum İmparatorluğun saray tarihçisi Panaretos`a göre İmparator Giorgi (1260-1280)hükümdarlığının 14. yılında yani 1280 yılında Toresion dağında Türkmenler`e tuzak düşmüştür.Panaretos,2. Jean`ın 1297 yılında öldüğünü,onun zamanında Türklerin Halibia (Ünye yöresi) yöresini ellerine geçirdiklerini söyledikten sonra Trabzon dolaylarına kadar uzanan büyük bir istilâ hareketlerinde bulunduklarını yazar.Öyle ki çok yerler gayr-i meskun bir duruma gelmiştir.Yukarıda da söylendiği gibi,bu Türkler veya onların çoğu büyük bir ihtimalle Çepniler ve başlarındakiler de Bayram Bey ailesidir.

İmparator 2.Aleksios (1297-1330)1301 Eylül`ünde Giresun`a gelip oradaki Türk beylerinden Küçük Ağa`yı ağır bir yeniliye uğratmıştır.Yine Panaretos da Bayram Bey`in bir pazarı ele geçirdiği bildiriliyor.Bu,Ordu vilayetini fetheden ve orada beylik kuran (Bayramlu beyliği)Bayram Bey`e dair ilk haberdir.Bu esnada batı ucundaki Türkmenlerde geniş çapta fetihlere girişmişlerdir.Bayram Bey 1332 yılında da çok sayıda asker ile Hamsi köye gelmiş ise de ağır kayıplar vererek geri dönmüştür.

1355 yılında Haldia dükü Kabasisika harekete geçip Şiran`ı zaptettiği gibi, Suriyana kalesi de boşaltıldığı için Trabzon İmparatorluğunun sınırları içine alınmıştı.Bundan çok memnun kalan İmparator 3.Aleksios elden çıkmış olan Şiran`a gelmiş,tahribatta bulunmuş ve orayı kuşatmış,tutsak almış ise de dönerken az sayıda bir Türk`ün takip etmesi üzerine imparatorun kuvvetleri panik halinde kaçmışlar,birçok kimse öldürülmüş ve Haldia Dükü de tutsak alınmış,imparator ve bu hadiseleri yazan müverrih Panaretos güçlükle Trabzon`a gelebilmişlerdir.İmparatoru mağlup ve kaçmaya mecbur eden Türkler şüphesiz Çepnilerdir.

Ertesi yıl (1356)imparator ve müverrih Panaretos batıya giderek noeli Giresun`da geçirmişler ve Yasun Burnu`nda "Epifani" kutlanmış ve orada 18 Türk öldürüldükten sonra geriye dönülmüştü.Ertesi yıl(1357)Bayram Bey`in oğlu Hacı Emir Bey kalabalık bir asker ile Maçka yöresine kadar gelerek oraya yağma ve talan ettikten sonra geri dönmüştür.

Bu ilerleme sırasında Çepnilerin Ordu bölgesine yerleştikleri ve Bayram Bey`in idaresinde bir beylik kurulduğu sanılmaktadır.

İmparator 3. Aleksios,1380`de Tirebolu yöresine gelerek (Mart),Harşit çayının sağ kıyısına çok yakın yerde ve denize 5 km mesafede bulunan Bedroma kalesinden 600 kadar yayayı uzak yerlere gönderdikten sonra,yayanın kalabalık kısmı ve atlı askerle Harşit`in yukarı kısmına yürüyüp Çepnilerin kışlağına kadar gitmiş ve onların çadırlarını yıkmış,yakmış öldürmüş ve Çepniler`in elindeki tuzakları kurtardıktan sonra geri dönüp Vakfıkebir`deki Büyük Liman`da birkaç gün kalmıştır.Daha önce gönderilen 600 kadar yaya askere gelince onlar,Kotzanta (Kürtün yöresi,Suma Kalesi)yöresine bir akın düzenleyip yakıp yıkmışlar ve adam öldürmüşler,dönüşte kendilerini kovalayan Türklerle de kıyıya varıncaya kadar dövüşmüşler ve bu yüzden Türklerden birçokları ölmüşlerdir.Onlardan 42 kişi ölmüş Türklerden ise erkek,kadın ve çocuk olmak üzere 100`den fazla insan hayatını kaybetmiştir.

Görüldüğü üzere imparator Çepnilere karşı bir öç alma seferi düzenlemiş ve onların elindeki bazı tutsakları kurtarmıştır.Anlaşılacağı gibi Çepniler muhtemelen 14.yy da kuzeye doğru ilerleyerek Kürtün yöresine ve ona komşu yerlere gelip oraları kışlak yapmışlar, yazın da kuzeydeki yeşil dağlara çıkmışlardır.Onlar ertesi yy.da kuzey ve kuzey batıya doğru ilerlemelerini sürdüreceklerdir.

Ordu bölgesini fethederek Bayramlı Beyliği`ni kuran Bayram Bey`in torunu ve Hacı Emir Bey`in oğlu Süleyman Bey`de 1397`lerde Giresun`u fethetmişlerdir.15. yy başlarında kuvvetli olan bu beyliğin ne zaman ve nasıl ortadan kalktığı bilinmemektedir.

Çepniler 14.yüzyıldan itibaren bu yöreye gelip orayı yurt edinmişlerdir.Bu yurtları Kuzey Karadeniz`e kadar ulaşmıştır. Çepniler Kürtün`den hareket ederek Hurşit vadisi yolu ile Karadeniz`e erişmişler ve bu vadinin iki yanındaki toprakları yurt edinmişlerdir. Doğu Karadeniz bölgesine yaylalardan geçitlerden ve Harşit vadisinden inen Türkmenlerin olduğunu belirten Osman Turan da Şarki Karadeniz bölgesine yaylalardan gecitlerden ve Harşit vadisinden inen Türkmenler mevcut olmakla beraber bu havali daha ziyade Samsun`dan itibaren sahili takip eden Oğuz Çepni boyu tarafından Türkleştirilmiş Canik bölgesine adını veren Hıristiyan Çan kavmi tedricen kaybolmuştur.

Türkmenler 1302`de Giresun`a kadar ilerlemiş ve bir takım küçük beylikler kurmuşlardır

Demek suretiyle yukarıdaki görüşü paylaşmaktadır.

14.yüzyılın ilk yarısında Yukarı Kelkit vadisinde de kalabalık bir Çepni kümesinin yaşadığı ve bu Çepnilerin 1348 yılında Erzincan hakimi Ahi Ayna Bey Bayburt Valisi Mehmed Akkoyunlu Tur Ali Bey Doğu Suriye Türkmen reislerinden Bozdoğan Bey`in Trabzon`a düzenledikleri sefere katıldıkları ve şehri üç gün kuşattıktan sonra alamayarak geri döndükleri görülmektedir.

1404 yılında Trabzon`dan Erzincan`a giden İspanyol Elcisi Ruy Gonzalesde Clavijo(Klaviyo)Zegan (Zıgana) kalesi ile buradan Erzincan Türk Beyliği arasındaki yerlerin "Kabasitan"lı derebeyler elinde olduğunu "Çabanlı(Çepni) Türklerinin bunlarla savaşıp yıldırdığı bilinmektedir.

Yine Klaviyo`nun "Bu dağların ve kalelerin hakimi olan Kabasika bize nasıl yaşadığını anlatmaya başladı. Kendisi bu çıplak yerlerde ömür sürermiş. Bu havali şimdilik(Tümer`ün korkusundan)sükûn içinde yaşamakta ise de daima(Bayburt-Ovası batısında Sinür köyünde ocakları bulunan Bayundulu/Akkoyunlu ve Kelkit başları ile Kürtün bölgesi kuzeyinde ve Alucra`daki (Çepnülü)Türklerin taarruzuna uğramış Ertesi (2Mayıs) gün öğleden sonra yine Kabasika`ya ait bir kaleye vardık.Buradakiler de gelip bizden para aldılar(Zegana`dan beri dört yerde)Yolumuza devam ettik.

Öğleden sonra bir vadiye vardık.Orada Çabanlı(Çepnilü)Türklerin ait bir kale (Gümüşhane ile Kelkit ilçe merkezi arasında ve tam orta yerde Ulu Kal`a bulunduğunu anladık.

Kabasika ve bu Türkler arasında harp vaziyeti devam ettiğinden Kabasika`nın adamları bize bir müddet duraklamayı ihtar ederek keşfe çıktılar şeklindeki açıklamaları dan da anlaşıldığı gibi 1405 tarihinde Çepni nüfus bölgesi Gümüşhane`ye kadar uzanmaktadır.

14. yüzyılın ortalarına doğru ise Çepnilerin kuzeye doğru ilerleyerek Harşit çayı çevresinde yurt tuttukları kışlaklarını yukarı Harşit`te kurmuş oldukları görülüyor.

15.yüzyıldaki Bizans müverrihlerinden Halkokondil Trabzon`un doğusundan Amasra`ya kadar bütün Karadeniz kıyılarında Çepnilerin oturduğu bildiriyor.

Fatih Sultan Mehmet tarafından 1461`de Trabzon alındıktan sonra Görele Tirebolu Bedreme ve Giresun kaleleri de fethedilerek Canik yolu ile Tokat`a ulaşılmıştır.Daha sonraki yılarda da doğuda Gürcistan sınırındaki kalelerle Gümüşhane-Trabzon arasındaki Torul yöresi alınmış ve Trabzon`un fethi tamamlanmıştır.

Osmanlıların Trabzon`u fetihleriyle bölgedeki Türkleştirme hareketinin hız kazandığı muhakkaktır.Ayrıca Osmanlılardan çok önce Kürtün-Dereli -Giresun-Tirebolu-Eynesil arasıdaki kırsal kesime hakim olan Çepni beylerinin fetihte Osmanlılara yardım ettikleri elde edilen başarılarda rol oynadıkları fetihten sonra Osmanlı Devleti`nin bunların hemen hepsine zeamet ve tımar gibi dirlikler vererek onları hizmetine almasından anlaşılmaktadır.Ayrıca Çepni halkının büyük bir kısmı müsellem olarak hizmette alınmış cami ve zaviyelerde görevlendirerek vergiden muaf olmuşlardır.Halkın geri kalanının ekseriyeti de muafin(vergiden affolunmuşlar)sayılmıştır.

15. yüzyılın ikinci yarısında tamamen yerleşik hayata gecen Çepniler köylerde oturmaktadırlar. Bu bölge deki köyler arasında hiçbir Hıristiyan köyü yoktur.

Hıristiyanlar kıyılardaki Giresun-Tirebolu-ve Görele kalelerinde yaşamaktadırlar.

Bu yüzyılda köylerde oturan Çepnilerin darı ektikleri bal istihsal ettikleri meyve yetiştirdikleri köylerin çoğunda doğan şahin atmaca yuvalarının bulunduğu palazlanan yavruların satılması suretiyle gelir elde edildiği ve bu gelirlerden devlete vergi ödendiği ilk zamanlarda köylerde fazla koyun bulunmadığı ancak sonraları bir çok köyün koyun vergisi de ödediği otuz yıl kadar sonra buğday ekilmeye başlandığı verilen bilgiler arasındadır.

Mahmut Goloğlu ise Trabzon Tarihi adlı eserinde Laz-Çepni çatışmasının asıl sebebinin ayanlar olduğunu on sekizinci yüzyılın ilk yarısında şehir kasaba ve köylerde halka baskı yaparak devlet otoritesini kıran ve derebeyi durumuna gelen birbirlerini çekemeyip aralarındaki yarışmayı silahlı çatışma dercesine çeviren ayanlardan bazılarının Trabzon bölgesinde bulunduğunu ve Trabzon`un doğusundaki bu tür ayanların Lazlara batısındakilerin de Çepnilere dayandırdıklarını her ikisi de aynı boyun çocukları olan bu iki zümreyi birbirine karşı kullandıklarını belirtiyor ve bunun sona erdirilişini şöyle anlatıyor:

"Lazlarla Çepniler arasındaki geçimsizlik oldukça eski idi.Gerek Çepni gerekse Laz ağaları bölgelerinde bağımsız gibi yaşarlardı.Onlardan yana olanlar da ağarlından başka devlet adamı ve ağa konaklarından başka hükümet dairesi tanımazlardı.Derebeylerinin özel askeri birlikleri bile vardı.Meselâ Tirebolu`daki bir derebeyi,silahlı adamlarını Trabzon Hükümetinin gözü önünde şehirden geçirip Rize`de Tuzcuzade ya da Lazistan`da Pansazade ailelerine karşı savaşa götürürdü.Ve ağaların hükümet gözündeki değerleri,bu çatışmalardaki başarı derecelerine göre idi.Gücünü ıspatlayan ağayı hükümet kendine kazanmak ister ve ona mesela (kapıcıbaşılık) gibi rütbe ve görevler verilirdi.

İşte Trabzon bu durumda iken,yaklaşık olarak 1938`de (Çeteci Abdullah Paşa)Trabzon Valiliğine getirildi.Trabzon`a gelir gelmez Laz-Çepni mücadelesine el koydu ve kısa sürede taraflar arasındaki çatışmayı bastırdı.

Tirebolu`lu (Hüseyin Avni)Alpaslan "Trabzon Eli Laz mı?"Türk mü?" adı eserinin" Trabzon Tigresindeki Türkler Nice Türedi" adlı bölümünde Şakir Şevketin Trabzon tarihinden şu bilgileri aktarıyor:

"İkinci Mehmet Han Trabzon tigresini ülkesine kattıktan sonra ovadan yüzbin Çepni Türkü geldi.Trabzon tigresine yerleşti.Bu Çepniler, ilk önce Türkeli`nden (Türkistandan)İran toprağına göçmüş!Kızılbaşlığı örenmiş!Bunlardan,İran`da tek durmamış!Uslu oturmamış!?Bundan ötürü Hanları,bunları elinde istememiş!Bunlarda, Anadolu`ya geçmiş.

Anadolu`ya geçen Çepnilerden yüzbin kişi daha çoğu Giresun,Tirebolu,Görele, Büyük Liman`da bulunmak üzere,Trabzon tigresine yerleşmiş!?Birtakımı da batıya doğru yürümiş!Balıkesir,İzmir,yanlarına yayılmış!İzmit`tekiler yerli Türklere karışmış,Çepnilikden çıkmış!Ancak Balıkesir İzmir tigresindeki Çepniler,Çepniliklerini korumuş!?

Trabzon tigresinde,pek çok hoca yetişmiş derebeyleri Sünni olmuş da,bunları gitgide Sünni yapmış,Kızılbaşlık kalmamış!böyle.Ancak Giresun`un, Tirebolu`nun Görele`nin yüksek köylerinde,Kürtünde bugün bile Kızılbaşlık göze çarparmış!?

Kürtün`iin Şeybli köylülerine ne türlü and versen,kopkmaz!Ancak" Abıl Baba,Pabıl Baba,Güvende Şeybi,Vazalak Şeyb,Tur Eri,Horuz Evliyası ocağına güm güm dabanca sıksun mu!"der isen korkar,işin doğrusunu söyler imiş!!!İşte Kızılbaşlı izleri!

Faruk Sümerin konuya bakışı bunlardan farklıdır.O da,Çepniler ve diğer Türk boyları arasında Alevi olanların olabileceğini kabul eder.Hatta Kanuninin Nahcivan seferinden akçelik ve daha fazla gelir getiren dirliklerin kapı-kullarına verilmesinin kanun haline geldiğini,bunun Türk sipahilerinin terakki imkanını ortadan kaldırdığını,ancak kapı-kulları ve oğulları tarafından doldurulamayan dirliklerin verilmesinde Anadolu Çepnilerinin diğer bütün kavmi unsurlara tercih edildiğini ve özellikle Laz,Tat,Şartlı gibi unsurların askeri hizmetlere kabul edilmediklerini, ayrıca Kızılbaş oldukları için Çepnilerin askere alınmalarının yasaklandığını ve evvelce alınmış olanların da çıkarılmasının emredildiğini kaydeder.Ama,bu Çepnilerin Trabzon Çepnilerin olamayacağı kanaatindedir:

"Bir ilim adamı olarak vazifemiz gerçeği bulmaktır.Değil ise bizim için Sünni ve Alevi vatandaşlarımız arasında asla bir fark yoktur.Türk kültürünü almış her vatandaşımız ilmen yani gerçek olarak Türk`tür.Bu insana mensup olduğu o insanın almış olduğu kültürü belirler,kanın hiç bir rolü yoktur.Yani bir insana,"ben Türküm,ben Arabım,ben Fransız`ım,sözünü kanı değil kültürü söyletir.Bu söylediklerimiz ilmin sözüdür.İlmin sözü ise gerçeğin ifadesidir.Arap ülkelerinde pek çok insan dedelerinin Türk asıllı olduğu söylerler."Sen nesin?"diye sorunca "ben Mısırlıyım,Cezayirliyim,Arabım, der.Haklıdır.Çünkü o Arap kültüründe yetişmiştir ve Türk kültürüne yabancıdır.Dedesinin Türk asılllı olması ona Türküm dedirmiyor.Fakat içinde büyüdüğü Arap kültürü ona "ben Arabım" dedirtiyor.Bir de şu hususu belirtmeliyim.Türkiye Türkleri Orta Asya da yaşarken de mongol yüzlü değil düz yüzlü idiler.Bu hususu pek açık bir şekilde gösteren vesikayı Oğuzlarla yayımlamıştır.(s.48,haşiye194).Türkiye Türklerinin gerçek tipini Toros dağlarında yaylaya çıkan Yörükler temsil eder.Mukayese yapmak isteyenler onlar ile yapmalıdır.Sonra,Orta Asya`dakilerin saf olduğu da nasıl söylenebilir.

16.ve daha sonraki yüzyıllarda dahi gerek Çepniler arasında,gerek komşuları olan Türkler arasında Alevi inancını taşıyanlar buluna bilirler.Fakat Ömer,Osman Bekir isimleri,onlardan pek çoğunun Sünni olduğunu asla şüphe bırakmıyor.Diğer taraftan az yukarıda belirdiği üzere 5-10 haneli Çepni köylerinde camiler bulunuyor ve camilerinin imam,hatip,müezzin muhasıl gibi vazifelileri görülüyor,fakirlere ve müderrislere de sık sık rast geliniyor.Kısaca onlar asla karaca bil bil topluluk değildir.Çünkü din adamlarından müteşekkil aydınları var. 15.Yüzyılın ikinci yarısı ile16.yüzyılın birinci yarısında Aşık`ın dediği gibi "bidin"dinsiz insanlar değil bilakis dindar topluluktur.Bir taraftan Osmanlının Anadolu`nun her tarafında yaptıkları gibi,tımarlarını ellerinden kendi kullarına ve kul oğullarına (=yani devşirme zümresine mensup olanlara)vermeleri yüzünden aralarında Alevilik belki az daha yayılmış olabilir.

Çepniler Alevi sayılmasının başka nedenleri de vardır.Onların Safevi Şeyhi Cüneyd ve onun torunu ve Safevi Devletinin kurucusu olan Şah İsmail`e olan yakınlıkları bilinmek dedir.14.Yüzyılda Azerbeycan`ın Erdebil şehrinde Safeyeddin Şafii ülkelerine göre kurulan Safevi tarikatının başına geçemeyince Anadolu`ya gelen ve burada başka Halep Türkmenleri,Dulkadırlı ve Üçoklu Oymalarının hemen hemen tamamı olmak üzere diğer Türkmenlerin de bir çoğunun kendisine mürid yapan Şeyh Cüneyd`in bu mürütleri arasında Çepniler olduğu gibi, Anadolu`dan topladığı Türkiyeli göçebe ve köylü müritleri ile İran`a giden ve akkoyunluları yenerek 1501 yılında Safevi devletini kuran torunu Şah İsmail`in de yanında Çepniler vardır.

Şah İsmail`in Safevi Devleti`ni kurmasından sonra Anadolu`dan İran`a göç eden Türkler arasıda Çeniler vardır ve bunların büyük bir kısmı veya tamamı Doğu Karadeniz Çepnileridir. Çenilerin İran`dan çıkarıldıktan ve Doğu Karadeniz Bölgesine geldikten sonra burada Tirebolu Görele ve Vakfı yörelerine yerleştikleri sayılarının da 100,000 civarında olduğu rivayet edilmektedir.Osmanlı Turanda da bu bölgede Çepnilerin önceleri Alevi olduklarını sonra Sünnileştiklerini belirtiyor. Mehmet Aşıki(21.Asır)memleketi hakkında güzel bilgiler verirken batı ve güney taraflarının Çepni Türkleri ile meskûn olduğunu ve bu sebeple bu havalideki dağlara "Çepni Dağları" denildiğini henüz basılmamış olan "Menazır`ül Avalim"adlı eserinde yazar.

Trabzon`un güzelliklerini ve meziyetlerini tasvir eder ve överken batıda Rafizi(Alevi)Çepniler doğuda da kısmen Müslüman olmamış Lazlar arasında kaldığından dolayı üzüntülerini belirtir dedikten sonra Bir çok göçebeler gibi Alevi olan bu Çepniler zamanla Sünnileşmiş ve Lazlar da tamamen Müslüman olmuştur.Sürmene ve Araklı kazalarında yaşayan Çebi adını taşıyan kalabalık ailelerin de Çepnilerden olduğu anlaşılıyor.

Yavuz Selim devrinde yazılmış Trabzon Sancağı Tahrir defterinde "1515-1516"Çepniler yoğun bir şekilde yaşadığı yer "Vilayet-i Çepni" (Çeni yöresi-Çepni yurdu)olarak gösterilmiştir.

Faruk Sümer defderdeki yer adlarından hareket ederek bu bölgenin Giresun-Torul ve Görele arasıdaki saha olduğunu ve bilhassa Kürtün`ün tamamen Çepniler`le meskün olduğunu Trabzon-Torul ve Şalpazarı Vakfıkebir bölgesinde de Çepnilerin yaşadığını belirtiyor.Coğrafyacı Mehmet Aşık yazdığı Meazirul-Evalim adlı eserde Çepnilerin yoğun olarak yaşadıkları Trabzon`un batı ve güneybatı yöresindeki dağlara Çepni Dağları denildiğini kaydediyor.

Fetihten sonra bu bölgedeki dirliklerin tamamına yakını Çepni beylerine ve onların oğullarına verilmiştir.Beylerin bu nüfusunun daha sonraki devirlerde de devam ettiği görülür.16. yüzyılın başlarında ekserisi veya tamamı "muaf ve müsellem" yani Türk köylerinden oluşan savaş zamanında atı ve silahı ile savaşa katılan buna karşılık her türlü vergiden muaf olarak toprağını ekip-biçen köylü atlı asker olan Trabzon Çepnilerinin daha sonra-Anadolu`nun pek çok yöresinde olduğu gibi-müsellemliklerine son verilip "raiyet" yani vergi veren köylü durumuna düşürüldükleri görülmektedir.

F.Sümer`e göre bunun sebebi "Devletin bu esnada (1515)geniş ölçüde askere ihtiyaç duymasıyla ilgilidir.Fakat bereket versin dirlikler yani tımar ve zeametler eskiden olduğu gibi Çepni bey aileleri ile onların hizmetlerinde bulunmuş sipahilerin ellerinde kalmıştır.Bu değişim bunu takip eden yıllarda da devam etmiştir.Bu uygulamada aynı dönemde Safevilerin Şeyh Cüneyd`le başlayan oğlu Haydar ve torunu İsmail ile devam eden hatta uzantıları günümüze kadar gelen Anadolu üzerindeki emellerinin önemli payı olmalıdır.Anadolu üzerinde uygulanan devlet politikasının da rol oynadığını söylemek mümkündür.F.Kırzıoğlu `nun B.Kütükoğlu`nudan naklettiği bilgilerden bu yüzyılda Anadolu`da oynanan bu oyunu daha iyi anlayabiliyoruz devri için bir nevi beşinci kol diye çok yerinde tanıttığı bu gibi Kızılbaşlık propagandaları için Mühime kayıklarına işaret ettiği çok mühim ikisinin de suretini vermiştir ve(27 Ekim 1577 tarihli I.ve II.Belge)Amasya`dan Musul`a ve Teke`den (Antalya)Trabzon`daki Çepni yurdu Kürtün`e değin Anadolu`yu saran bu gibi Safili/Kızılbaş dostluğu propagandası İran`a yapılan at silah ve mal kaçakçılığı ile Erbil`e taşınan servetler korkunç sayılardı.

18.yüzyılda uğranılan büyük mağlubiyetler sonucunda devlet otoritesi son derecede zayıfladığı için yörelerin idaresi oraların yerlisi olan güçlü şahısların ellerine geçer.Devlet ilk önce "mütegalibe" ve "derebeyi" deyip bunları tanımışsa da sonra ayan adını vererek varlıklarını kabul etmiştir.Böylece Türkiye`nin çok bölgelerinde olduğu gibi Karadeniz kıyılarındaki şehir ve kalelerde de ayanlar ortaya çıktı.Bu ayanlar bazıları veya çoğu Çepnilerden idi.Batı`daki ayanlardan ve Tirebolu `Görele ve Vafıkebir derebeyleri ile Trabzon`un doğu yörelerindeki derebeyleri arasında kesin ve sürekli mücadeleler vuku bulmuştur.Bu mücadeleler sonucu da kalabalık Çepni toplulukları Sürmene`Of`ve Rize yörelerine yerleştiler. Bu yerleşmeler yerleştikleri yörelerden başka yerlere kayda değer göçlerin yapılmasına sebep oldu.

Geçen yüzyılda Sürmene kazasının"sağ tarafındaki"köylerde Çepniler oturuyor ve vakit vakit komşularını rahatsız ediyorlardı.Bu yüzyılda Of`un ileri gelenlerinin kendilerini Çepnilerden saydıkları bildiriliyor.

Rize yöresindeki Kara Dere ile diğer üç nahiye Çepniler ile meskundur.Ünlü haydut Çepni Ali Rize Çenilerinden olup en sonunda 300 kişi toplayarak Rus harbine katılmıştır. Şimdi dahi Rize yöresindeki köyleri ziyaret edenler Çepni adının hala bu köylerde unutulmadığını görürler.

Görülüyor ki,on sekizinci yüzyılda Trabzon`un batısındaki Çepnilerle doğusundaki Lazlar arasında uzun süren kavgalar olmuş.1738`de Çeteci Abdullah Paşa`nın Trabzon valisi olmasına kadar da bu kavgalar devam etmiştir. Çeteleri bastırmaktaki ustalığından ötürü kendisine "Çeteci" lakabı verilen Abdullah Paşa Trabzon`a gelir gelmez Laz-Çepni meselesine el koymuş ve kısa sürede taraflar arasındaki çatışmayı sona erdirmiştir.

Bu ayanlar halk ile hükümet arasındaki işlerde bir nevi aracılık yapar asayişin sağlanması vergilerin alınması askerlerin toplanarak eğitilmesi yiyecek ve donatımın tamamlanarak gönderilmesi gibi işleri yürütürlerdi.Yukarıdaki açıklamalar buların daha sonra bir nevi derebeyi durumuna geldiğini ve birbirleriyle kavgaya tutuştuklarını göstermektedir.

Bugüne kadar yapılan araştırmalarda Çenilerle ilgili benzer olayları konu alan bir çok vesikaya rastlanmıştır.Bunların biri de Görele`deki Çepnilerin yerlerini bırakıp kara ve deniz yollarını kullanarak Trabzon-Giresun arasıdaki bölgede halkın malına ve canına zarar verdikleri belirtildikten sonra bunların tekrar eski yerlerine gönderilmelerini bu tür davranışlarına son verilmesini suçluların da cezalandırılmasını emreden 1145(1732) tarihli fermandır.

Görele`deki bu Çepniler 1732`de Espiye madeni civarında yerleştiler ve sonra tekrar eski yerlerine döndürüldüler.

Çeşitli Türk boylarıyla birlikte Receplü Avşarı`na bağlı Çepniler de Arap eşkiyasına karşı bölgeyi korumak ve zıraatle uğraşmak üzere 1720 de padişah emri ile Harran Ovasına yerleştirilmişlerdir.

Trabzon`da Hıristiyan sipahiler ve onlara tabi olanlar da Anadolu`nun mutelif yerlerine sürülerek yerlerine Tokat, Samsun, Bafra,Çorum,Amasya gibi bölgeler den getirilen ahaliler yerleştirilmiştir.

Bunlara benzer daha yüzlerce belgenin tarihi kaynaklarda bulunduğu muhakkaktır.Bunların tespitinden sonra tarihi ve sosyolojik açıdan meselenin daha da aydınlanması mümkün olacaktır.

Bir döneme ait bütün belgelerin ele geçirmeden sadece bir-iki belgeden yola çıkarak o devir hakkında karar vermeye çalışmanın doğru bir davranış olmayacağı ve tarihi kaynaklarda rastladığımız bir çoğu Çepni Ali`de olduğu gibi şahıslarla ilgili olan bu tür belgelerin araştırmamıza fazla bir katkı sağlayamayacağı da düşünülerek alınmadılar.

Sayıları çok olmasa da Cumhuriyet döneminde yapılan bazı çalışmalarda da konumuzla ilgili bilgilere rastlanılmıştır. Bunların birincisi araştırma alanımızdaki köy sayısıyla ilgilidir.Vakfıkebir`de(Trabzon) yirmi dokuz köy Çepni vardır.Çepnilerin işgal ettiği mıntıka Akhisar Dersinden başlar ve garba doğru uzanır.

İkincisi 1978-1979 yılarında Brent Brendemoen`in Trabzon ağızları üzerine yaptığı çalışmadan elde edilmiştir.

Brendemeon, bizim de araştırma yaptığımız bu sahaya gitmiş ve Sayfançatak köyünden Tepegöz hikayesini bir varyantını derlemiştir.

Brendemeon`un"Batı Anadolu`da yaşayan az sayıda ve dağılmış vaziyette bulunan Çepnilerin ağız özellikleri ve folklor yönünden diğer yöre halkı ile kaynaşmış görünmekte iken Doğu Karadeniz bölgesinde özellikle Trabzon`un Vakfıkebir ilçesinin Şalpazarı yöresinde oturan Çepnilerin hem ağız hem folklor itibarı ile komşularından dikkat çekici büyük farklılıklar korumaktadırlar şeklindeki tespitine katılmak mümkün değildir.Ama aynı yazarın Dil verilerimizin Çepnilerin Trabzon yöresinin Türkleştirilmesinde önemli bir rol oynadıkları yolundaki iddiayı destekleyeceğini söylemek doğru olmaz.Çepni ağzı ile diğer Trabzon ağızları arasında farklılıkların benzerliklerden çok olması tam aksine bu iddiayı çürütür şeklindeki kanaatine katılmak ise mümkün değildir.Aslında ağızların farklılığı konusundaki tespit doğrudur.Yörenin diğer yörelerle gösterdiği ağız fakları hemen herkesin anlayabileceği kadar belirgindir.Ama bu veri tek başına Çepnilerin bu bölgedeki Türkleştirme hareketinde önemli rol oynadıkları şeklinde görüşü çürütmez.

Bize göre "Türkleştirme" den kasıt buraların Türk yurdu haline getirilmesidir ki Çepniler bunu bu çalışmanın başından beri ortaya konulan yerli ve yabancı belgelerden de rahatça anlaşılacağı gibi bölgede Osmanlı hakimiyeti kurulmasından çok önce önemli ölçüde başarmışlardır.

İkinci husus ise Osmalıların bu bölgeyi fetihlerinden sonra Anadolu`nun çeşitli yerlerinden Trabzon havalisine değişik Türk gönderilmiş ve iskan edilmiş olmalarıdır.

Aynı veya birbirine yakın yerlere yerleştirilen bu boyların zamanla birbirleriyle kaynaştıklarını düşünmek mümkündür.Ama onların çok önce bu bölgeye gelip yerleşmiş kendilerine has bir yaşama şekli olan Çepnilerin hem bu özellikleri hem de coğrafi ve idari yapı sebebiyle yani gelenekle pek fazla bir alışverişleri olduğu söylenemez.

Ayrıca buraya gelenlerin de değişik Türk boylarından oldukları unutulmamalıdır.Çepni ağzının bütün bölgeye hakim olması ancak Çepnilerin diğer Türk boylarından çok üstün olmaları ve onlarla birlikte yaşamalarıyla mümkün olabilirdi.

Halbuki kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler ve bizim tespitlerimiz Çepnilerin cesur savaşçı ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir topluluk olduğunu gösteriyor.Bunlara son derece engebeli olan corafi yapının ve çalışma şartlarının bu tür ilişkileri engelleyici özelliklerini de eklersek Çepnilerin neden diğer boyları etkileyemediğini anlayabiliriz.

Dikkat edilmesi gereken bir başka husus da etkileşmenin iki yanlı olacağıdır.Eğer bugün-hiç değilse bazı bölgelerde-bozulmamış ya da az bozulmuş bir Çepni kültürü bulabiliyorsak bunu yukarıda sayılan şartlara borçluyuz.Nitekim Çepnilerin daha sonra yerleştikleri Trabzon`un doğu tarafında Araklı Sürmene Of Rize gibi yerlerde homojen bir Çepni nüfusuna ve saf bir Çepni kültürüne rastlamamız mümkün değildir. Bu bölgelerde Çepniler diğer Türk boylarıyla kaynaşmışlardır.

Belki bu iddiayı şu şekilde düzeltmek daha doğru olacaktır.Doğu Karadeniz bölgesinin Türkleşmesinde Çepniler çok önemli rol oynamışlardır.Ama kendileri gibi Türk olan diğer boyları Çepnileştirmişlerdir.Aksini düşünmek Türk Türkleştirmek demek olur ki bu da geçerli bir görüş olamaz.

Sonuç olarak bütün bu bilgilerden Çepni boyunun Anadolu`ya gelen ilk Türk boyu olduğu Çepnilerin Anadolu`nun Türkleşmesine çok büyük katkılarda bulundukları hatta Safevi Devleti`nin kuruluşunda önemli rol oynadıkları anlaılmaktadır.

Batı Anadolu`da İzmir İzmit Adapazarı ve Balıkesir gitmelerine rağmen en yoğun olarak yerleştikleri yaklaşık 700 yıldan beri varlıklarını devam ettirdikleri ve kültür mirasını en iyi muhafaza ettikleri bölge Doğu Karadeniz bölgesi bu bölgede de Asar/Ağasar/Akhisar yöresi olmuştur.Bugün Doğu Karadeniz bölgesine coğrafi olmayan ikinci bir isim verilmesi gerekseydi eskiden "Çepni Vilayeti" denilen bölgenin sınırlarını Ordu`dan Batum`a kadar genişletip bu bölgeye "Çepni Yurdu" veya "Çepni Bölgesi" demek doğru olurdu.

Doğu Karadeniz bölgesiyle ilgili resmi kayıtlar 16.yüzyıldan itibaren tutulmaya başlanmıştır.Bu kayıtların büyük bir kısmı henüz incelenmediği için konumuz olan Çepniler hakkında da çok detaylı ve yeterli tarihi bilgiye sahip olmak mümkün olamamıştır.Ancak mühimmeler hatt-ı humayunlar kadı sicilleri tahrir defteri ve diğer arşiv vesikaları incelendikçe Çepnilerle ilgili daha doyurucu bilgilere sahip olacağımız muhakkaktır.

Katkılarından dolayı

Ali Şükrü AYGÜN,e Teşekkür Ederiz

 
Kaynak:www.dorukkirisdernegi.com

Kaynak:2


Çepniler Türk tarihinde özellikle Karadeniz Bölgesi'nin Türkleşmesinde çok önemli bir rol oynamışlardır. Özgün kültürlerini günümüzde de muhafaza etmekte ve sürdürmektedirler. Çepniler dini ve sosyal örgütlenme bakımından 16. ve 17. yya kadar Hace Bektaş Veli Dergahı'na bağlıydılar.[1]

"Çepni" kelimesi düşmanla savaşan anlamında kullanılmıştır. Çepni boyunun özelliği "nerde yağu görse orda savaşır" olarak anlatılmaktadır. Karadeniz'de özellikle Giresun ve çevresinde Çepni boyundan insanlar yaşar.Trabzon'un Türkleşmesini sağlamışlardır.

Çepniler, sayıları 24 olarak belirlenen Oğuz Boyları'ndan biri ve en kalabalık olanıdır. Üç - Oklar'ın Gök Han koluna bağlıdırlar. Bilindiği gibi Oğuzlar; Türkiye ve Azerbaycan Türkleri'nin, Türkmenistan, Irak ve Suriye Türkmenleri ile Gagauzlar'ın atalarıdır. Cümleden anlaşıldığı üzere Çepniler Orta Asya kökenlidir. Çepni isminin yer aldığı ilk yazılı metin, ilk Türk bilgini olan Kaşgarlı Mahmud'un 1070 yılında kaleme aldığı Divanü Lügati't-Türk isimli eserdir.Günümüze intikal eden kaynaklarda yer alan bilgiler, Çepniler'in, Osmanlı Hânedânı'nın mensup olduğu ve en önemli, en şerefli, en büyük Oğuz Boyu olan Kayılar'a yakın önemde bir boy olduğu kanaatini uyandırıyor. Ne var ki onların savaşçı karakterleri, önemlerini günümüze yansıtacak kalıcı ürünler meydana getirmelerini engellemiş. Çepniler'e ait kabileler, değişik tarihlerde farklı cephelerde savaşmışlar ve ordu ile gittikleri bölgelere yerleşmişler. Savaşlarda nüfusları azalmış. Belli ve kalıcı bir kültür oluşturamamışlardır. Çepniler; 1071'de Anadolu'nun, 1277 yılından itibaren de Sinop'tan Trabzon'a kadar olan Karadeniz Bölgesi'nin fethedilmesinde çok aktif görevler üstlendiler. 1277 yılında Sinop'a saldıran Trabzon Krallığı'nın ordusunu bozguna uğrattılar.

Wikipedia

ÇEPNİ KELİMESİNİN ANLAMI :

Çepni adı ilk defa 11. yy.da, Kaşgarlı Mahmutun yazdığı Divanül Lügatit - Türkte ve 21. Sırada sayılmıştır. Bu kitapta Çepni kelimesinin anlamı verilmemiştir. 14. yy.la gelindiğinde Fahreddin Mubarekşahın yazdığı kitapta, 15 Oğuz boyunun adının verildiğini, ancak bunlar arasında Çepniler'in yeralmadığını görüyoruz. Ancak aynı yüzyılda, İlhanlılar Devleti Veziri Reşidettinin başkanlığını yaptığı bir heyet tarafından kaleme alınan Camiüt-Tevarit'te, Oğuzlar'ın Üçok kolundan gelen Çepnilere yerverilmiştir. Buna göre Çepniler, Üçok koluna mensup olan Gökhanın dördüncü oğlundan türemiştir. Diğer oğullarının adları ise Bayındır, Beçene (Peçenek), Çavuldur (Çavundur)dur.

Reşidettinin yazdığı bu kitapta, Çepni kelimesinin anlamı, 'Nerede yağı görse savaşır' olarak ifade olunmuştur. Çepni boy adının Reşidettin tarafından yapılan etimolojik izahı, bir halk etimolojisidir. Şunuda unutmamalıyız ki; halk sözleri manalandırırken, kendi çağındaki köklere, eklere veya bize kadar gelmemiş, kaybolmuş sözlere bakarak manalandırıyordu. * Türk Mitolojisi, Prof. Bahaeddin Özel, TTK, Ankara 1989, s.344 * Ebulgazi, Çepni kelimesinin anlamını Bahadır olarak vermiştir. * Ebulgazi, Türkmen Şeceresi, Kononov, s.36* ~1312 yılında Endülüslü alim Ebu Hayyan tarafından Türkçe hakkında yazılmış, 'Kitabül-idrak li-lisanil- Etrak' adlı eserde, Çepnilerin adı geçiyor. Ebu Hayyan, Çepnileri bir Türk boyu olarak tanıtıyor. 'Çepni Kabiletün minet-Türk'~ * Prof.Dr Faruk Sümer, Çepniler, Türk Dünyası Araşt. Vakfı * Bu yirmidört oğuz boyundan Çepniler, Oğuz Han'ın üç küçük oğlundan Gökhan'dan gelmekte, Bayındır, Beçene, Çavundur'dan sonra dördüncü sırada yer almaktadır. Ongunu Sunkur kuşudur. Sunkur, doğan türünün en yırtıcı kuşudur. Çepniler ve diğer oğuz boyları işaretlerini at ve koyun larına vurmakta idiler. Bu şekilde kaybolan hayvanlarını kolayca buluyorlardı.

Anadoluda Çepni Yerleşimi :

 

Osmanlı Tahrir defterlerine göre, Anadolu'da Çepni adıyla anılan 43 yer ismi vardır. Bu sayıyla Çepni kelimesi, Anadolu'da yer adı olarak kullanılan Oğuz boyları içinde, yedinci sırayı almaktadır. Bu gün yurdumuzda Çepni'lerin dağınık bir yerleşime gittikleri görülmektedir. Sivas, Zile, Yozgat, Ankara, Çankiri, Çorum, Kastamonu, Bolu, Bursa, Kocaeli, Balikesir, Manisa ve dolaylarında Çepni'lere rastlanmaktadır. Ancak Çepni'lerin en fazla yoğun oldukları yöre, Eynesil, Vakfikebir, Kürtün, Salpazari, Gümüshane Görele, Tirebolu, Dogançay, Espiye, Yaglidere, Kesap, Dereli, Alucra, Giresun ve Ordu yöresidir. Eynesil, Görele, Tirebolu, Kürtün, Espiye, Keşap, Giresun, Dereli ve Alucra dolayları, ilk Osmanlı Tahrir defterinde Çepnieli, Çepni ili, Çepni Vilayeti adları ile kaydolunmuştur. Bu nedenle, bu yörelerde Çepni'lerin yoğunlukla yaşadığını söyleyebiliriz. Oğuz elinin en büyük boylarından Çepniler'in Doğu Karadeniz Bölgesi'nde cereyan eden Türk yerleşmesinde oynadıkları en mühim rol, Trabzon'lu Şakir Şevket ve Tirebolu'lu Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan'ın dikkatini de çekmiştir. Şakir Şevket, Çepniler'in İran'dan çıkarıldıktan sonra, onlardan 100.000 nüfusun Doğu Karadeniz bölgesine gelerek Tirebolu, Görele ve Vakfıkebir yörelerine yeleştirildiklerini bir rivayet şeklinde anlatır. * Faruk Sümer, Çepniler, s.95 Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1992 * Binbaşı H. Avni Alparsalan ise, elinde bulunan sınırlı sayıdaki kaynaklara dayanarak, yörede Çepnilerin çok önemli bir görev üstlendiğini ifade etmektedir. * Trabzon Havalisinde oturanlar Laz mı Türk mü ?, Giresun 1339 * * Binbaşı H. Avni Alparslan, Türk Bayramlarından Ot Göçü, Türk Yurdu Mecmuası, 1331, c.8, s.122-126 *


Kaynak:www.giresunpostasi.net



Kaynak:3


Kaşgarlı'daki Oğuz Boyları




Çepnilerin Anadolu'nun Türkleştirilmesindeki Yeri Ve Önemi KAYNAK: TÜRKLER ANS VI.CİLT

Araştırma Doç.Dr. Ali Çelik



Anadolu’nun bir Türk vatanı olmasında çok önemli rol oynadıkları tarih
otoriteleri tarafından kabul edilen Çepnilerin Anadolu’daki varlıkları 12.
yüzyıla kadar gitmektedir.
 

Bunların
Anadolu’ya nasıl geldikleri,nerelere yerleştikleri,nasıl yayıldıkları hakkında
ise ayrıntılı bilgiye sahip değiliz.12. ve 13. yüzyıllara ait belgeler daha çok
Çepni varlığından ve onun menşeinden söz etmekte,daha sonraki yüzyıllarda ve
özellikle16.yüzyıldan itibaren tutulmaya başlayan Osmanlı tahrir defterlerinden 
alde edilen bilgiler,Çepnilerin Anadolu’nun iskanında ve Türkleşmesinde
oynadıkları büyük rolü ortaya çıkarmaktadır.

 
ÇEPNİLERİN MENŞEİ VE ÇEPNİ ADININ
MANASI

               Çepnilerden söz eden büyük kaynaklar,onları Oğuz
Türklerinin bir boyu olduğunda görüş birliği içindedirler.Çepnilerden söz eden
en eski yazılı kaynak Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072-1076 yılları arasında
yazılan Divanü Lûgati’t Türk’tür.Türk dili,tarihi  ve kültürü yönünden çok
zengin bir hazine olan bu eserde Kaşgarlı Mahmud ,Oğuz boyları hakkında da bilgi
verirken,Oğuzların yirmi iki bölük olduğunu,her bölüğün ayrı bir belgesi ve
hayvanlarına vurulan bir alameti olduğu belirttikten sonra birinci boy olan
Kınık’tan başlayarak tek tek bütün bölükleri tanıtır.Çepni boyu Kaşgarlı’nın
yirmi iki bölüğe ayırdığı Oğuzların yirmi birincisidir.

Çepni
adının geçtiği ikinci yazılı kaynak 14. yüzyıla aittir.Reşideddin Fazlullah’ın
1310 tarihinde yazdığı Câmi’üt Tevârih’in ikinci cildinde Târih-i Oğuzân ve
Türkân (Oğuzların ve Türklerin Tarihi) adıyla Oğuz Destanı nakledilir.Bu
destanda,Oğuz’un daha yaşarken Boz Oklar ve Üç Oklar diye ikiye ayırdığı altı
oğlundan yirmi dört torunu olduğunu, Oğuz’un vefatından sonra onun yerine Kül
Han geçtiği,Oğuz’un çok değer verdiği bilge bir kişi olan Irkıl
Hoca’nın,devletin devamlılığının sağlanması,ileride herhangi bir kargaşaya
meydan verilmemesi için bu yirmi dört oğula birer lakap ve birer ongun ve
hayvanlarına vurmaları için de birer damga tespit edilmesinin gerekli olduğu Kün
Han’a söylediği,onun da bu fikri kabul ederek bu işi yapmak üzere Irkıl Hoca’yı
görevlendirdiği,Irkıl Hoca’nın da yirmi dört evladın her birine birer
lakap,birer damga ve biere ongun tespit ettiği anlatılr.

                 Bu kaynağa göre Çepni,Üç Oklar’ın en büyüğü olan Kök
Han’ın dördüncü oğludur. İlk kez bu eserde Çepni’nin manası üzerinde durulmuş ve
Çepni,”Nerede düşman görse durmayıp savaşan”(Kandaki yağı göre,derhal savaşır ve
çarpar.Bahadır)şeklinde tanıtılmıştır. Ongununun”Sunkur:Umay”,Ülüşünün(şölendeki
et payı),Sol karı yağrın,sol yanbaş olduğu belirtilmiş ve damgası
verilmiştir.

                 14.yüzyılda Çepni adı,Ebû Hayyan’ın,Kitabul-İdrak
li-Lisanil Etrak adlı eserinde “Çepni-kabîletün minnet-Türk”şeklinde
geçer.Eserde,Türk boylarından sadece Kınıklarla Çepnilerden söz edilmektedir.Bu
bilgi 14.yüzyılda Çepnilerin sadece Anadolu’da değil, Mısır’da bile tanındığı
göstermesi bakımından çok önemlidir.                             

                   15.yüzyılda Yazıcıoğlu Ali,Reşideddin’den bazı
değişiklikler yaparak Türkçe’ye çevirdiği ve “Tarih-i Âli Selçuk”adlı eserinin
baş tarafına aldığı Oğuzname’de Çepniler hakkında bilgi verir.Bu eserde Çepninin
damgası diğerlerinden farklıdır.

                   Tarihlere ”tarihi yapan ve yazan han”olarak geçen
Ebugazi Bahadır Han’ın 1660 ta tamamladığı Şecere-i Terakime de,tıpkı bundan
önce sözünü ettiğimiz Reşideddin’in Farsça Oğuznamesi gibi Oğuz Kaan Destanı’nın
bir başka şekli yani Türkmen rivayetidir.Ebülgazi Bahadır Han,bu eseri yazarken
hem Reşideddin’den faydalanmış,hem de canlı Türkmen rivayetlerini toplamıştır.Bu
yönüyne müstesna bir yere sahip olan eser Oğuzname’nin Türkmen rivayeti,bir
başka değişle Çağataycasıdır.

                   Eserin “Oğuz Han’ın Torunlarının Adlarının Manası
ve Damgalan ve Kuşların Zikri” adlı bölümünde Oğuz’un yirmi dört torununun
adları,adların anlamları,damgaları ve kuşları belirtilmiştir.Bu kaynakta Çepni
Oğuz’un on altıncı torunu olarak gösterilmiş,Çepni’ nin anlamının
“cesur”,kuşunun “devlet kuşu”(hümay)olduğu belirtildikten sonra damgasının şekli
verilmiştir.

                   17.yüzyılda Katip Çelebi,Cihannûma adlı coğrafya
kitabında Çepnilerden söz ederken dillerinin Türkçe- Farsça karışık bir şey
olduğunu söyler.

                    Gyula Nemeth “Çepni” adının Kırgızca
“çep”(kalkan) ve Türkçe “çeper”(duvar, çit,parmaklık) kelimeleriyle ilgili
olduğunu ileri sürmüştür.Ona göre Çepni adı kök bakımından “koruyucu(birlik)” ve
özellikle “sınır koruyucu(birlik)”anlamına gelmektedir. Çepni adındaki “-ni” eki
Beçenek-Beçene-beçe adlarında gördüğümüz –ne,-na,-ni,-nu,-nü ekleriyle
birleştirilebilir.Aynı eke Çağatayca “tuzni(buzağı)” kelimesinde de
raslanmaktadır.

                    Kafesoğlu da “Eski Türk boylarının adları boyun
siyasi ve sosyal hususiyetlerini meydana koymaktadır” dedikten sonra Çepni’yi
askeri teşkilat ve unvanlarla ilgili olan Çor,
Yula,Kapan,Külbey,Yabuka,Yeney,Taryan,İğdir,Buka,Tarduş vb.isimlerle birlikte bu
gruba dahil etmekte ve Çepni adının askeri ve siyasi özellik taşıdığını
belirtmektedir.

                    Geybullaev de Azerbaycan’ın Şamaha bölgesinde
Çepni kelimesiyla bağlantılı 17 yer adı bulunduğu bildiriyor.Bunlardan
Çepli,Cabani,Çapni şeklinde olanlar Zangezur ve Kuba bölgelerindedir.Kazak
şehrinin Daşsalahlı Bölgesinde Çepli adlı bir yer bulunmaktadır.

                     Sultanşah Ataniyazov,Şecere adlı eserinde
Kaşgarlı,Reşideddin,Yazıcıoğlu ve Ebülgazi’den,bizim de yukarıya aldığımız
bilgileri aktardıktan ve bunlara Salar Baba’nın görüşlerini ekledikten sonra
Çepni kelimesinin etimolojisi üzerinde durur ve bilim adamlarının güzel
fikirlerini inkar etmediğini,ama,Çepni adını eski Türk sözü olan ve “küçük
grup”, “sürü” anlamındaki “çep”, “çöp”sözünden türediğini de bilmemiz
gerektiğini söyler.Daha sonra Çepnilerin tarihi hakkında kısaca bilgi
vererek,Selçukluların döneminde (11.yy.)Çepnilerin büyük bir bölümünün
İran’a,Türkiye’ye,Kafkasya’ya ve Irak’a geçtiklerini Türkmenistan’da Alili,Ata
Göklen,Hatap ve Hıdırilli boylarıyla Çepbe,Burgazların Çepbece diyen
aşiretlerinin kadim Çepnilerle aynı kökten gelmelerinin mümkün olduğunu
belirtir.

 
ÇEPNİLERİN ANADOLU’YA
YERLEŞMESİ

                Buraya kadar
verilen bilgiler bize Çepni boyunun,12. yüzyıldan bu yana
Anadolu,İran,Azerbaycan ve Mısır’ı alan çok geniş bir coğrafyada tanındığını
göstermektedir. Daha öncede belirtildiği gibi. Çepnilerin Anadolu’ya ne zaman
geldiklerini,nerelere ve nasıl yerleştikleri hakkında yeterli bilgiye henüz
sahip olmamakla birlikte,Faruk Sümer’in, ulaşabildiğimiz diğer araştırmacılar
tarafından da kabul gören “Türkiye tarihinin yerli kaynaklarında adı ilk önce
ortaya atılan Oğuz boyu muhtemelen Çepnilerdir” şeklindeki görüşü Anadolu’ya
ayak basan ilk Türk boyu veya ilk boylardan birisinin de Çepniler olduğunu
ortaya koymaktadır.

                     Çepnilerin Anadoluda’ki varlığını incelemeye
başladığımızda karşımıza çıkan ilk isim Hacı Bektaş Veli olur.13.yy da yaşayan
Hacı Bektaş Veli’nin hayatını anlatan ve 15.yyın son çeğreğinde kaleme alınan
Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli adlı eserden Hacı Bektaş Veli ‘nin Suluca
Karahöyük’teki ilk müridlerinin Çepniler olduğu anlaşılmaktadır.

                      “Hacı Bektaş,Kırşehir’e,Sulucahöyük’e(bugünkü
Hacı Bektaş İlçesine)gelir. Burada,Çepni boyunda bir oymak oturmaktadır.Uluları
Yunus Mukri’dir.Yunus Mukri okumuş yazmış bir insan olup,dört oğlu
vardır:İbrahim,Süleyman,İdris ve Saru.İdris ile Saru da okumuşlardır.İdris’in
karısı,Bektaşiler tarafından sonradan kutlu sayılacak olan, “Kadıncık Ana-Kutlu
Melek’tir.”Kadıncık Ananın çocuğu olmamaktadır.Birgün rüyasında,on dört dolunay
koytuna girer.İdris Hoca,bunun çocuğu olacağı manasına geldiği müjdeler.Daha
sonra Bektaş Veli çıkagelir.Kadıncık aynı evlat edilir.Onun duası sayesinde ve
burunkanı kerametiyle.Kutlu Meleğin çocuğu olur.Doğan çocuğun adı,Timurtaş veya
Seyyid Ali Sultan’ dır.Kuvvetli bir ihtimalle Bektaşi Çelebileri de bu Kadıncık
Ana ile İdris Hoca’dan gelmişlerdir.

                       Faruk Sümer’e göre,Anadolu’daki dini
hareketlerden ekserisinin de Çepni boyu ile yakın ilgisi vardır.Muhtemelen
1240’daki Baba İshak Ayaklanmasına kayılan Türkmenler arasında onlar da
vardır.Ona göre, İlhanlılar hükümdarı Olcaytu’nun On iki İman Şiiliği’ni kabul
etmesinden sonra Anadolu’daki Ulu Yörük,Boz Ok,Yukarı Kelkit ve Canik’te yaşayan
göçebe birçok topluluk,Halep Türkmenlerinden bazı oymaklar ile
Sivas,Tokat,Amasya,Canik, Malatya,Dersim bölge ve yörelerindeki birçok köy bu
mezhebi yani Şiiliği kabul etmişlerdir ve buralarda Şiiliği yayanlarda Barak
Baba dervişleri ile diğer şeyh ve dervişlerdir.Aşağıda haklarında detaylı bilgi
verilecek olan bu Türkmen topluluklarını içinde Çepni oymaklarıda
vardır.

                       Çepnilerle yakından ilgili diğer bir dini
olayda Şeyh Cüneyd ile haleflerinin Anadolu’daki faaliyetleridir.Çepnilerin
Kardeniz bölgesine yerleşmeleri ve Safevi Devleti’nin kuruluşunda oynadıkları
rol ile 16.yy.dan itibaren Osmanlı Devleti’nin Çepni politikasındaki olumsuz
değişiklikleri anlayabilmek için bu olayın ana hatlarıyla bilinmesinin gerektiği
kanaitindeyiz.

                       Safevi tarikatı 14.yy da Azerbaycan’ın Erdebil
şehrinde Safiyeddin İshak adlı bir şeyh tarafından Sünnî-Şafiî ilkelerine göre
kurulmuştur.1429’da tarikatın başına Şeyh İbrahim geçmiş ve onun döneminde
tarikat sadece İran’da değil Irak ve Anadolu’da da tanınmaya ve yayılmaya
başlamıştır.Şeyh İbrahim’in 1447’de ölmesi üzerine yerine kardeşi Şeyh Cafer
geçmiş,babasının yerine tarikatın başına geçmek isteyen Şeyh Cüneyd amcasıyla
yaptığı mücadeleyi kaybedince Anadolu’ya gitmiş,kendine bağlı olanlarla önce
Sivas’a gelmiş ve padişah 2.Murat’tan Kurt Beli’ni kendisine mülk olarak
vermesini rica etmişse de bu isteği yerine getirilmemiştir.Bunun üzerine Karaman
ülkesine giden Cüneyd orada da barınamayınca İçil’deki Varsakların yanına
gitmiş,oradan Çukurova’ya geçmiş,oradan da İskenderun yöresine gelip,Ersuz
dağındaki harap bir kaleyi Bilal oğlu denilen bir emirden alarak tamir etmiş ve
buraya yerleşmiştir.Buradan adamlarını göndederek zaman zaman da kendisi giderek
başta Halep Türkmenleri olmak üzere Dulkadirli ve Üçoklu Oymaklarının hemen
hemen tamamını kendisine mürid yapmıştır.Şeyh Cüneyd’in bu faaliyetlerini haber
alan Memlük devletinin harekete geçmesi üzerine Şeyh Cüneyd burayı terk etmek
zorunda kalmış,Canik yöresine giderek buranın hakimi Mehmet Bey ile
buluşmuştur.Bundan sonra bütün müridlerini silahlarıyla birlikte yanına çağırmış
ve Mehmet Bey ile birlikte Trabzon üzerine yürümüştür.Aya Fokas manastırına
kadar gelen Trabzon İmparatorluğu 4.Yuanis’i burada bozguna uğratan Şeyh Cüneyd
1454’te Trabzon’u kuşatmış ancak askerleri surları aşamamıştır.Fatih tarafından
da tehdit edilince üç gün sonra kuşatmayı kaldırarak Kelkit vadisine geri
dönmüştür.Sivas beylerbeyi Hızır Bey’in üzerine geldiğini duyunca Ak Koyunlu
hükümdarı Uzun Hasan Bey’in yanına gitmiştir.Uzun Hasan önce Cüneyd’i tevkif
etmişse de daha sonra Şeyh Cüneyd’in kendisine 20.000 askeriyle müttefik olma
teklifi üzerine onu sadece serbest bırakmakla kalmamış,kız kardeşi Hatice
Begüm’ü de onunla evlendirmiştir.İşte bu evlilikten Şah İsmail’in babası Şeyh
Haydar dünyaya gelmiştir.


                       Şeyh Cüneyd’in 1460’ta Şirvanşah Halilullah’la
yaptığı savaşta ölümü üzerine müridleri Oğlu Haydar büyüyüp dayısı Hasan Han
sayesinde Safevi şeyhliği postuna oturunca onun etrafında toplandı ve Cüneyd’in
vasiyetine uyarak ona biat ettiler.Şeyh Haydar babası gibi Anadolu’yu dolaşmadı
ama Türkiye’den gelen kabiliyetli müridleri Erdebil’de yetiştirdikten sonra
onları “Halife”unvanı ile Anadolu’ya göndererek orada tarikatını yayda ve mürid
sayısını çoğalttı.

                      Yeterince güç kazandığına inanan Şeyh Haydar
Anadolu’dan gelen on bin müridiyle önce 1486’da Demirkapı ötesindeki Kafkas
kavimlerine saldırdı ve zengin bir ganimetle geri döndü.İki yıl sonra da hem
babasının intikamını almak ve hem de Şirvan’ı ele geçirip orada bir devlet
kurmak için doğrudan Şirvan hükümdarının üzerine yürüdü.Onunla başa
çıkamayacağını anlayan Şirvan hükümdarı Ak koyunlu hükümdarı Yakup Bey’den
yardım istedi.1488’de Yakup Bey’le yaptığı savaşta Şeyh Haydar öldü.

Bu olaydan
sonra da Safevi müridleri  dağılıp Haydarın büyük oğlu Suktan Ali’nin etrafında
toplandılar.Ak Koyunlularla yapılan ikinci savaştan Ali de öldü.Bütün aramalara
rağmen küçük kardeşi İsmail bulunamadı.İsmail müritler tarafından kaçırılarak
götürüldüğü Gilan ülkesinde altı yıl kaldıktan sonra 1500 ‘de Erzincan’a geldi
ve Türkiye’nin her tarafına haber göndererek müridlerini yanına çağırdı.
Erzincan’da başına topladığı Türkiyeli göçebe ve köylü müridlerle İran’a döndü
ve Ak Koyunlular’ı yenerek Safevi Devletini kurdu.

Böylece
dedesi Şeyh Cüneyd’le başlattığı babası ŞeyhHaydarın’ın sürdürdüğü ve her
aşamada Anadolu Türkmenleri ile Çepnilerin önemli rol oynadığı bu hareket o
sırada henüz on beş yaşında olan Şah İsmail  tarafından başarıyla tamamlanmış
oldu.

Bundan sonra
Anadolu’dan İran’a  doğru on yedinci yüzyılın ortalarına kadar devam eden bir
göç başladı.Göç eden Türkmenler arasında sayıları çok olmamakla birlikte
Çepnilerde de vardı.1576’da Çepnilerin İranda’da Muhammed Bey Mahmut Halife ile
Dönmez Sultan adlı beyler temsil etmekte bu üç dirlik de Kuzey Azerbaycan’daki
Karabağ bölgesinde bulunmaktaydı.İran’daki çepnilerle ilgili son bilgi Şah Abbas
devrinde (1590-1628)aittir.

Bu dönemde
nüfuslarını giderek kaybettikleri ve hiç istemedikleri Gilan yöresine üstelik
başlarında kendilerinden olmayan kul takımından bir emirle göçürüldükleri
biliniyor.

Şah
Abbas’tan sonra İran’daki Çepnilere ait bilgiye rastlanmıyor.Geybullaev’in
Azerbeycan’ın Şamaha bölgesinde Çepni kelimesiyle bağlantılı söylediği on yedi
adı muhtemelen bu Çepnilere aittir.

16.yüzyıl
tahrir defderinden anlaşıldığına göre başta Halep olmak üzere Anadolu’nun bir
çok yerinde henüz yerleşik hayata geçmemiş olan Çepni toplulukları
bulunmaktaydı.

Bu dönemde
Anadolu’da Çepnilere ait kırk üç kadar yer adı vardır.

1520
yıllarında Halep Türkmenleri arasında üç kola ayrılmış bir Çepni oymağı
görülüyor.

Bunlardan 53
vergi evi olan birinci kol Antep’in kuzey doğusundaki Rum  Kale yöresinde Donrul
(Tuğrul) Kethüda’nın iddia resmindeki ikinci kol Antakya’nın kuzeyindeki
Gündüzlü kazasında nüfusu en az olan üçüncü kol ise doğuda bir yerde(Boz
Uluslararasında)yaşamaktaydı.

1570
tarihinde yani 50 yıl sonra  diğer Türkmen oymakları gibi Çepniler’in de
nüfusları çok artmış 1520yıllarında53 vergi evi olan birinci kol bu tarihte 397
vergi nüfusuna yükselmiştir.

“Başına
Kızdılu” yahut “Başım Kızdılu Çepni adiyle anılan ikinci ve üçüncü Çepni
kollarının ise 29 ve 16 vergi nüfusları vardır.

XVII.yüzyılın ortalarında doğru Çepniler’in ana kolu yine Rum Kale
yöresinde yaşıyor ve kasabalar(?)Korkmazlu Sarulu Karalar Köseler ve Şuayyıblu
obalarına ayrılıyordu.

Başım
Kızdılu adını taşıyan diğer iki oymak ise Batı Anadolu’ya göç ederek  Saru
Han(Manisa)ve Aydın sancaklarında yurt tutmuştu.

Diyarbakir
bölgesinde yaşayan Boz Ulus kışın Mardin’in epeyce güneyindeki çöl bölgesinde
kışlıyor yazın da  Erzincan-Erzurum arasında yaylıyordu.Boz ulus uğradığı
baskılar yüzünden 1613 yılında Orta Anadolu’ya göç etti ve bir daha eski yurduna
dönmedi.

İşte bu Boz
Ulus’un  Orta Anadolu’ya göç eden ana kümesi arasında Kantemir Çepnisi denilen
bir Çepni oymağı  da vardı. 1691 yılında bir çok Boz Ulus oymakları gibi 
Çepniler  de Rakka bölgesine yerleştirildiler.Çepniler bu bölgeden iki defa
kaçtılar.1728 tarihli bir vesikada Kantemir Çepnisi’nin Rakka’daki iskan
yerlerine  gitmemek için Bergama taraflarına göçtüğü bildirilmektedir.Balıkesir
bölgesi ile Manisa ve Aydın vilayetlerindeki Çepniler bu bölgeye on yedinci yüz
yıldan sonra gelmiş Halep Türkmenleri ile Boz Ulus’a mensup Çepnilerdir.Tahrir
defterlerinden Adana’nın  Sarı Çam yöresinde küçük bir Çepni oymağının
yaşadığını Dulkadir eli arasında da 34 vergi nüfuslu küçük bir Çepni oymağı ile
aynı bölgede Çepni adlı bir de kalenin bulunduğunu öğreniyoruz.

16.yüz yılda
Boz ok(Yozgat)ta 42 vergi nüfuslu Çepni adlı küçük bir oymak
yaşıyordu.

Yine orada
varlığını bu güne kadar sürdüren Çepni adlı bir köy vardı.

Yine 16.yüz
yılda Çorum’a bağlı Alp Oğuz köyünde Çepni Özü adı bir cemaat yani bir oymakla
Hamid sancağının(Isparta vilayeti)Göl Hisar kazasında da 70 vergi nüfuslu bir
oymak görülmekte idi.Eski İl Koş(Koç)Hisar Gölü’ne Dökülen İn Suyu’ndan başlayıp
Güneydoğu’ya doğru Ereğli’nin batısındaki Akçaşehir’e kadar uzanan topraklardan
meydana gelmişti.Koç Hisar Gölü’nün güney ucuna çok yakın olan Eski İl köyünün
bu kazanın merkezi olduğu anlaşılıyor.Eski İl’de yaşayan Çepnilerin büyük bir
kısmı Yavuz Selim devrinde(1512-1520)yedi köyde yerleşmiş olup ancak 27 evlik
bir oba eski yaşayışını sürdürüyordu.Bu oba asrın sonlarına doğru henüz yerlesik
hayata geçmemişti.

Turgut
yöresindeki  Çepni oymağı I.Selim devrinde 44 vergi nüfuslu küçük bir oymak
idi.

Adana’nın
Saru Çam nahiyesinden gelip Ankara’ya bağlı Şerefli Koç Hisar kazasına yerleşen
yaşayan Orun-Guş oymağının arasında da 133 nüfulu bir Çepni obası
vardı.

Sivas
yöresinden Ankara yöresine kadar yayılan ve 27 oymaktan meydana gelen Ulu Yörük
veya Ulu Yörük Türkleri denilen büyük topluluğunun oymakları arasıda da birkaç
Oğuz boyuna mensup teşekküller de vardı. İşte bunlardan biri de
Çepniler’di.Çepniler’in yurtlarının Ak Dağ Madeni’n kuzeyinde Zile’nin güneyinde
meşhur Çamlı Bel’in batısında bulunduğu anlaşılıyor.1520 tarihinde Çepniler’in
17 kışlakları vardı.Onlar bu kışlakların da çiftçilik yapmakta idiler.1575
yılında ise 32 kışlakta oturmakta nüfusları da dört misli artmış bulunmakta
idi.19.yüzyılın ikinci yarısının başlarında Çepniler’in oymak geleneğini
korudukları görülüyor.O yılarda Çepni oymağı ile Kara Hisar-ı Behramşah Boz Ok
sancağına bağlı idari yörelerden birini teşkil etmekte idi.1720 tarihli bir
fermanda Anadolu’nun çeşitli yerlerinde içlerinde 50 hanelik bir Çepni
topluluğunun da bulunduğu Türkmen boyları bölgeyi Arap eşkiyasının mazarratından
korumak ve ziraatle uğraşmak üzere Harran Ovasına yerleştirilmişlerdi.Daha önce
belirtildiği gibi Vilayetname’den anlaşıldığına göre Kırşehir’in Suluca
KaraÜyük(Hacı Bektaş)sakinleri de Çepniler’den idiler.Tahrir defterine göre
Kırşehir bölgesinde Çepni adını taşıyan bir köyde vardı.


ÇEPNİLERİN DOĞU KARADENİZ BÖLGESİNİN
TÜRKLEŞTİRİLMESİNDEKİ  ROLLERİ

   
              Selçuklu Devleti’nin 1040 yılında Horasan’da kurulması ve daha
sonra Selçuklu Hükümdarı Alp Arslan’ın 1071 yılında Malazgirt savaşının
kazanmasından sonra Anadolu kapıları Türklere açılmış ve batıya doğru göç eden
Türkler Anadolu’da yurt edinmeye başlamışlardır.Yerleştikleri her yere Türkçe ad
veren bu Türkmen  boyları en yoğun olarak Antalya-Eskişehir Bölgesi
(30,000çadır)Kastamonu Bölgesi(100,000çadır)İçel Bölgesi Malatya-Maraş Bölgesi
Kuzey Suriye Doğu ve Güneydoğu Bölgelerinde yurt tutmuşlardır.Bizim konumuz olan
Çepniler ise Sinop bölgesine yerleşmişlerdir.

                  Tarihi kayıtlardan Karadeniz Çepnilerin bu bölgeye
ne zaman geldiklerini tam olarak öğrenememekle birlikte 13.yy da bu bölgeye
hakim olduklarını ve Trabzon Rum Devleti hükümdarı Giorgi’yi mağlup edebilecek
kadar da güçlü olduklarını biliyoruz.

                   Moğolların Anadolu’yu istilası ile ortaya çıkan
bunalımlardan istifade etmek isteyen Giorgi,Karadeniz ticareti için çok büyük
önem taşıyan bir limana sahip olan Sinop’u almak istemiş ve bir donanma ile
1277’de Sinop’a saldırmışsa da,kendisini gemilerle denizde karşılayan(Türkân-ı
Çepni)Çepni Türkleri tarafından mağlup edilerek geri püskürtülmüştür.

Bu olayı İbn
Bibi El Evamirü’l-Ala’iye Fi’Umuri’l-Ala’iye (Selcuk Name)Adlı eserinde şöyle
anlatmaktadır: “O sırada Sinop tutgavulu (muhafız kuvvetleri komutanı)Tayuğa
gelerek “Canik hükümdarı(Caniti)asker ve cephane(zeredhane)dolu kadırgalarla
Sinop’a saldırmak için geldi.Çepni Türkleri ile o diyarı korumak için
görevlendirilmiş olan komutanlar (server)onlara karşı koyarak onları ateş ve su
arasında sıkıştırıp canlarına ve evlerine darbe indirdiler.Her tarafı yerle bir
ettiler.Onları kahrederek her şeyden mahrum,mahzun ve ümitsiz bıraktılar”
dedi.

                   Düzenli bir orduya karşı kazandıkları bu
zafer,Çepnilerin o dönemde hem kalabalık hem de teşkilatlı bir topluluk
olduklarının bir göstergesidir.

                   Bu Çepnilerin Sinop bölgesine yerleştikleriyle
ilgili herhangi bir delil yoktur ama, bu dönemle ilgili belgelerden Türklerin
sürekli olarak doğuya doğru ilerledikleri anlaşılmaktadır.

                   Brjer’in verdiği bilgilere göre,Trabzon Rum
İmparatoru 2. Jean (Yuannis) zamanında (1280-1297)Türkler Ünye(Halibia)yöresini
fethetmişlerdir.Bu Türklerin Sinop Çepnileri olmaları kuvvetle
muhtemeldir.

                    Trabzon Rum İmparatorluğun saray tarihçisi
Panaretos’a göre İmparator Giorgi (1260-1280)hükümdarlığının 14. yılında yani
1280 yılında Toresion dağında Türkmenler’e tuzak düşmüştür.Panaretos,2. Jean’ın
1297 yılında öldüğünü,onun zamanında Türklerin Halibia (Ünye yöresi) yöresini
ellerine geçirdiklerini söyledikten sonra Trabzon dolaylarına kadar uzanan büyük
bir istilâ  hareketlerinde bulunduklarını yazar.Öyle ki çok yerler gayr-i meskun
bir duruma gelmiştir.Yukarıda da söylendiği gibi,bu Türkler veya onların çoğu
büyük bir ihtimalle Çepniler ve başlarındakiler de Bayram Bey
ailesidir.

                   İmparator 2.Aleksios (1297-1330)1301 Eylül’ünde
Giresun’a gelip oradaki Türk beylerinden Küçük Ağa’yı ağır bir yeniliye
uğratmıştır.Yine Panaretos da Bayram Bey’in bir pazarı ele geçirdiği
bildiriliyor.Bu,Ordu vilayetini fetheden ve orada beylik kuran (Bayramlu
beyliği)Bayram Bey’e dair ilk haberdir.Bu esnada batı ucundaki Türkmenlerde
geniş çapta fetihlere girişmişlerdir.Bayram Bey 1332 yılında da çok sayıda asker
ile Hamsi köye gelmiş ise de ağır kayıplar vererek geri dönmüştür.

                   1355 yılında Haldia dükü Kabasisika harekete geçip
Şiran’ı zaptettiği gibi, Suriyana kalesi de boşaltıldığı için Trabzon
İmparatorluğunun sınırları içine alınmıştı.Bundan çok memnun kalan İmparator
3.Aleksios elden çıkmış olan Şiran’a gelmiş,tahribatta bulunmuş ve orayı
kuşatmış,tutsak almış ise de dönerken az sayıda bir Türk’ün takip etmesi üzerine
imparatorun kuvvetleri panik halinde kaçmışlar,birçok kimse öldürülmüş ve Haldia
Dükü de tutsak alınmış,imparator ve bu hadiseleri yazan müverrih Panaretos
güçlükle Trabzon’a gelebilmişlerdir.İmparatoru mağlup ve kaçmaya mecbur eden
Türkler şüphesiz Çepnilerdir.

                    Ertesi yıl (1356)imparator ve müverrih Panaretos
batıya giderek noeli Giresun’da geçirmişler ve Yasun Burnu’nda “Epifani”
kutlanmış ve orada 18 Türk öldürüldükten sonra geriye dönülmüştü.Ertesi
yıl(1357)Bayram Bey’in oğlu Hacı Emir Bey kalabalık bir asker ile Maçka yöresine
kadar gelerek oraya yağma ve talan ettikten sonra geri dönmüştür.

                     Bu ilerleme sırasında Çepnilerin Ordu bölgesine
yerleştikleri ve Bayram Bey’in idaresinde bir beylik kurulduğu
sanılmaktadır.

                    
İmparator 3. Aleksios,1380’de Tirebolu yöresine gelerek (Mart),Harşit çayının
sağ kıyısına çok yakın yerde ve denize 5 km mesafede bulunan Bedroma kalesinden
600 kadar yayayı uzak yerlere gönderdikten sonra,yayanın kalabalık kısmı ve atlı
askerle Harşit’in yukarı kısmına yürüyüp Çepnilerin kışlağına kadar gitmiş ve
onların çadırlarını yıkmış,yakmış
 
öldürmüş ve
Çepniler’in elindeki tuzakları kurtardıktan sonra geri dönüp Vakfıkebir’deki
Büyük Liman’da birkaç gün kalmıştır.Daha önce gönderilen 600 kadar yaya askere
gelince onlar,Kotzanta (Kürtün yöresi,Suma Kalesi)yöresine bir akın düzenleyip
yakıp yıkmışlar ve adam öldürmüşler,dönüşte kendilerini kovalayan Türklerle de
kıyıya varıncaya kadar dövüşmüşler ve bu yüzden Türklerden birçokları
ölmüşlerdir.Onlardan 42 kişi ölmüş Türklerden ise erkek,kadın ve çocuk olmak
üzere 100’den fazla insan hayatını kaybetmiştir.

                     Görüldüğü üzere imparator Çepnilere karşı bir öç
alma seferi düzenlemiş ve onların elindeki bazı tutsakları
kurtarmıştır.Anlaşılacağı gibi Çepniler muhtemelen 14.yy da kuzeye doğru
ilerleyerek Kürtün yöresine ve ona komşu yerlere gelip oraları kışlak yapmışlar,
yazın da kuzeydeki yeşil dağlara çıkmışlardır.Onlar ertesi yy.da kuzey ve kuzey
batıya doğru ilerlemelerini sürdüreceklerdir.

                      Ordu bölgesini fethederek Bayramlı Beyliği’ni
kuran Bayram Bey’in torunu ve Hacı Emir Bey’in oğlu Süleyman Bey’de 1397’lerde
Giresun’u fethetmişlerdir.15. yy başlarında kuvvetli olan bu beyliğin ne zaman
ve nasıl ortadan kalktığı bilinmemektedir.

                      Çepniler 14.yüzyıldan itibaren bu yöreye gelip
orayı yurt edinmişlerdir.Bu yurtları Kuzey Karadeniz’e kadar ulaşmıştır.
Çepniler Kürtün’den hareket ederek Hurşit vadisi yolu ile Karadeniz’e erişmişler
ve bu vadinin iki yanındaki toprakları yurt edinmişlerdir. Doğu Karadeniz
bölgesine yaylalardan geçitlerden ve Harşit vadisinden inen Türkmenlerin
olduğunu belirten Osman Turan da Şarki Karadeniz bölgesine yaylalardan
gecitlerden ve Harşit vadisinden inen Türkmenler mevcut olmakla beraber bu
havali daha ziyade Samsun’dan itibaren sahili takip eden Oğuz Çepni  boyu
tarafından Türkleştirilmiş Canik bölgesine adını veren Hıristiyan Çan kavmi
tedricen kaybolmuştur.

Türkmenler
1302’de Giresun’a kadar ilerlemiş ve bir takım küçük beylikler 
kurmuşlardır

Demek
suretiyle yukarıdaki görüşü paylaşmaktadır.

                      14.yüzyılın ilk yarısında Yukarı Kelkit
vadisinde  de kalabalık bir Çepni kümesinin yaşadığı ve bu Çepnilerin 1348
yılında Erzincan hakimi Ahi Ayna Bey  Bayburt Valisi Mehmed  Akkoyunlu Tur Ali
Bey  Doğu Suriye Türkmen reislerinden Bozdoğan Bey’in Trabzon’a düzenledikleri
sefere katıldıkları ve şehri üç gün kuşattıktan sonra alamayarak geri döndükleri
görülmektedir.

1404 yılında
Trabzon’dan Erzincan’a giden İspanyol Elcisi Ruy Gonzalesde
Clavijo(Klaviyo)Zegan (Zıgana) kalesi ile buradan Erzincan Türk Beyliği
arasındaki yerlerin “Kabasitan”lı derebeyler elinde olduğunu “Çabanlı(Çepni)
Türklerinin bunlarla savaşıp yıldırdığı bilinmektedir.

                     Yine Klaviyo’nun “Bu dağların ve kalelerin
hakimi olan Kabasika bize nasıl yaşadığını anlatmaya başladı. Kendisi bu çıplak
yerlerde ömür sürermiş. Bu havali şimdilik(Tümer’ün korkusundan)sükûn içinde
yaşamakta ise de daima(Bayburt-Ovası batısında Sinür köyünde ocakları bulunan
Bayundulu/Akkoyunlu ve Kelkit başları ile Kürtün bölgesi kuzeyinde ve
Alucra’daki (Çepnülü)Türklerin taarruzuna uğramış Ertesi (2Mayıs) gün öğleden
sonra yine Kabasika’ya ait bir kaleye vardık.Buradakiler de gelip bizden para
aldılar(Zegana’dan beri dört yerde)Yolumuza devam ettik.

Öğleden
sonra bir vadiye vardık.Orada Çabanlı(Çepnilü)Türklerin ait bir kale (Gümüşhane
ile Kelkit ilçe merkezi arasında ve tam orta yerde Ulu Kal’a bulunduğunu
anladık.

Kabasika ve
bu Türkler arasında harp vaziyeti devam ettiğinden Kabasika’nın adamları bize
bir müddet duraklamayı ihtar ederek keşfe çıktılar şeklindeki açıklamaları dan
da anlaşıldığı gibi 1405 tarihinde Çepni nüfus bölgesi Gümüşhane’ye kadar
uzanmaktadır.

                      14. yüzyılın ortalarına doğru ise Çepnilerin
kuzeye doğru ilerleyerek Harşit çayı çevresinde yurt tuttukları kışlaklarını
yukarı Harşit’te kurmuş oldukları görülüyor.

                     15.yüzyıldaki Bizans müverrihlerinden
Halkokondil Trabzon’un doğusundan Amasra’ya kadar bütün Karadeniz kıyılarında
Çepnilerin oturduğu bildiriyor.

                      Fatih Sultan Mehmet tarafından 1461’de Trabzon
alındıktan sonra Görele Tirebolu Bedreme ve Giresun kaleleri de fethedilerek
Canik yolu ile Tokat’a ulaşılmıştır.Daha sonraki yılarda da doğuda Gürcistan
sınırındaki kalelerle Gümüşhane-Trabzon arasındaki Torul yöresi alınmış ve
Trabzon’un fethi tamamlanmıştır.

                     Osmanlıların Trabzon’u fetihleriyle bölgedeki
Türkleştirme hareketinin hız kazandığı muhakkaktır.Ayrıca Osmanlılardan çok önce
Kürtün-Dereli –Giresun-Tirebolu-Eynesil arasıdaki kırsal kesime hakim olan Çepni
beylerinin fetihte Osmanlılara yardım ettikleri elde edilen başarılarda rol
oynadıkları fetihten sonra Osmanlı Devleti’nin bunların hemen hepsine zeamet ve
tımar gibi dirlikler vererek onları hizmetine almasından anlaşılmaktadır.Ayrıca
Çepni halkının büyük bir kısmı müsellem olarak hizmette alınmış cami ve
zaviyelerde görevlendirerek vergiden muaf olmuşlardır.Halkın geri kalanının
ekseriyeti de muafin(vergiden affolunmuşlar)sayılmıştır.

                     15. yüzyılın ikinci yarısında tamamen yerleşik
hayata gecen Çepniler köylerde   oturmaktadırlar. Bu bölge deki köyler arasında
hiçbir Hıristiyan köyü yoktur.

Hıristiyanlar kıyılardaki  Giresun-Tirebolu-ve Görele kalelerinde
yaşamaktadırlar.

Bu yüzyılda
köylerde oturan Çepnilerin darı ektikleri bal  istihsal ettikleri meyve
yetiştirdikleri köylerin çoğunda doğan şahin atmaca yuvalarının bulunduğu
palazlanan yavruların satılması suretiyle gelir elde edildiği ve bu gelirlerden
devlete vergi ödendiği ilk zamanlarda köylerde fazla koyun bulunmadığı ancak
sonraları bir çok köyün koyun vergisi de ödediği otuz yıl kadar sonra buğday
ekilmeye başlandığı verilen bilgiler arasındadır.

                    Mahmut Goloğlu ise Trabzon Tarihi adlı eserinde
Laz-Çepni çatışmasının asıl sebebinin ayanlar olduğunu on sekizinci yüzyılın ilk
yarısında şehir kasaba ve köylerde halka baskı yaparak devlet otoritesini kıran
ve derebeyi durumuna gelen birbirlerini çekemeyip aralarındaki yarışmayı silahlı
çatışma dercesine çeviren ayanlardan bazılarının Trabzon bölgesinde bulunduğunu
ve Trabzon’un doğusundaki bu tür ayanların Lazlara batısındakilerin de Çepnilere
dayandırdıklarını her ikisi de  aynı boyun çocukları olan bu iki zümreyi
birbirine karşı kullandıklarını belirtiyor ve bunun sona erdirilişini şöyle
anlatıyor:

                    “Lazlarla Çepniler arasındaki geçimsizlik oldukça
eski idi.Gerek Çepni gerekse Laz ağaları  bölgelerinde bağımsız gibi
yaşarlardı.Onlardan yana olanlar da ağarlından başka devlet adamı ve ağa
konaklarından başka  hükümet dairesi tanımazlardı.Derebeylerinin özel askeri
birlikleri bile vardı.Meselâ Tirebolu’daki bir derebeyi,silahlı adamlarını
Trabzon Hükümetinin gözü önünde şehirden geçirip Rize’de Tuzcuzade ya da
Lazistan’da  Pansazade  ailelerine karşı savaşa götürürdü.Ve ağaların hükümet
gözündeki değerleri,bu çatışmalardaki başarı derecelerine göre idi.Gücünü
ıspatlayan ağayı hükümet kendine kazanmak ister ve ona mesela (kapıcıbaşılık)
gibi rütbe ve görevler verilirdi.

                     İşte Trabzon bu durumda iken,yaklaşık olarak
1938’de (Çeteci Abdullah Paşa)Trabzon Valiliğine getirildi.Trabzon’a gelir
gelmez Laz-Çepni mücadelesine el koydu ve kısa sürede taraflar arasındaki
çatışmayı bastırdı.

                    Tirebolu’lu (Hüseyin Avni)Alpaslan “Trabzon Eli
Laz mı?”Türk mü?” adı eserinin” Trabzon Tigresindeki Türkler Nice Türedi” adlı
bölümünde Şakir Şevketin Trabzon tarihinden şu bilgileri aktarıyor:

                     “İkinci Mehmet Han Trabzon tigresini   ülkesine
kattıktan sonra ovadan yüzbin Çepni Türkü geldi.Trabzon tigresine yerleşti.Bu
Çepniler, ilk önce Türkeli’nden (Türkistandan)İran toprağına göçmüş!Kızılbaşlığı
örenmiş!Bunlardan,İran’da tek durmamış!Uslu oturmamış!?Bundan ötürü
Hanları,bunları elinde istememiş!Bunlarda, Anadolu’ya geçmiş.

                     Anadolu’ya geçen Çepnilerden yüzbin kişi daha
çoğu Giresun,Tirebolu,Görele, Büyük Liman’da bulunmak üzere,Trabzon tigresine 
yerleşmiş!?Birtakımı da batıya doğru yürümiş!Balıkesir,İzmir,yanlarına
yayılmış!İzmit’tekiler yerli Türklere karışmış,Çepnilikden  çıkmış!Ancak
Balıkesir İzmir tigresindeki Çepniler,Çepniliklerini korumuş!?
 Trabzon tigresinde,pek çok hoca yetişmiş derebeyleri Sünni olmuş da,bunları
gitgide Sünni yapmış,Kızılbaşlık kalmamış!böyle.Ancak Giresun'un, Tirebolu'nun
Görele'nin  yüksek köylerinde,Kürtünde bugün bile Kızılbaşlık göze
çarparmış!?
                       Kürtün’iin Şeybli köylülerine ne türlü and
versen,kopkmaz!Ancak” Abıl Baba,Pabıl Baba,Güvende Şeybi,Vazalak Şeyb,Tur
Eri,Horuz Evliyası ocağına güm güm  dabanca sıksun mu!”der isen korkar,işin
doğrusunu söyler imiş!!!İşte Kızılbaşlı izleri!

                       Faruk Sümerin konuya bakışı bunlardan
farklıdır.O da,Çepniler ve diğer Türk boyları arasında Alevi olanların
olabileceğini kabul eder.Hatta Kanuninin Nahcivan  seferinden akçelik ve daha
fazla gelir getiren dirliklerin kapı-kullarına verilmesinin kanun haline
geldiğini,bunun Türk sipahilerinin terakki imkanını ortadan kaldırdığını,ancak
kapı-kulları ve oğulları tarafından doldurulamayan dirliklerin verilmesinde
Anadolu Çepnilerinin diğer bütün kavmi unsurlara tercih edildiğini ve özellikle
Laz,Tat,Şartlı gibi unsurların askeri hizmetlere kabul edilmediklerini, ayrıca
Kızılbaş oldukları için Çepnilerin askere  alınmalarının yasaklandığını ve
evvelce alınmış olanların da çıkarılmasının emredildiğini kaydeder.Ama,bu
Çepnilerin Trabzon Çepnilerin olamayacağı kanaatindedir:

                      “Bir ilim adamı olarak vazifemiz gerçeği
bulmaktır.Değil ise bizim için Sünni ve Alevi vatandaşlarımız arasında asla bir
fark yoktur.Türk kültürünü  almış her vatandaşımız ilmen yani gerçek olarak
Türk'tür.Bu insana mensup olduğu o insanın almış olduğu kültürü belirler,kanın
hiç bir rolü yoktur.Yani bir insana,”ben Türküm,ben Arabım,ben Fransız'ım,sözünü
kanı değil kültürü söyletir.Bu söylediklerimiz ilmin sözüdür.İlmin sözü ise
gerçeğin ifadesidir.Arap ülkelerinde pek çok insan dedelerinin Türk asıllı
olduğu söylerler.”Sen nesin?”diye sorunca “ben Mısırlıyım,Cezayirliyim,Arabım,
der.Haklıdır.Çünkü o Arap  kültüründe yetişmiştir ve Türk kültürüne
yabancıdır.Dedesinin Türk asılllı olması ona Türküm dedirmiyor.Fakat içinde
büyüdüğü Arap kültürü ona ”ben Arabım” dedirtiyor.Bir de şu hususu
belirtmeliyim.Türkiye Türkleri Orta Asya da yaşarken de mongol yüzlü değil düz
yüzlü idiler.Bu hususu pek açık bir şekilde gösteren vesikayı Oğuzlarla
yayımlamıştır.(s.48,haşiye194).Türkiye Türklerinin gerçek tipini Toros
dağlarında yaylaya çıkan Yörükler temsil eder.Mukayese yapmak isteyenler onlar
ile yapmalıdır.Sonra,Orta Asya’dakilerin saf olduğu da nasıl
söylenebilir.

                      16.ve daha sonraki yüzyıllarda dahi gerek
Çepniler arasında,gerek komşuları olan Türkler arasında Alevi inancını
taşıyanlar buluna bilirler.Fakat Ömer,Osman Bekir isimleri,onlardan pek çoğunun
Sünni olduğunu asla şüphe bırakmıyor.Diğer taraftan az yukarıda belirdiği üzere
5-10 haneli Çepni köylerinde camiler bulunuyor ve camilerinin imam,hatip,müezzin
muhasıl gibi vazifelileri görülüyor,fakirlere ve müderrislere de sık sık rast
geliniyor.Kısaca onlar asla karaca bil  bil topluluk değildir.Çünkü din
adamlarından müteşekkil aydınları var.  15.Yüzyılın ikinci yarısı ile16.yüzyılın
birinci yarısında  Aşık'ın dediği gibi “bidin”dinsiz insanlar değil bilakis
dindar topluluktur.Bir taraftan  Osmanlının Anadolu'nun her tarafında yaptıkları
gibi,tımarlarını ellerinden kendi  kullarına  ve kul oğullarına (=yani devşirme
zümresine mensup olanlara)vermeleri yüzünden aralarında Alevilik belki az daha
yayılmış olabilir.

  Çepniler
Alevi sayılmasının başka nedenleri de vardır.Onların Safevi Şeyhi Cüneyd ve onun
torunu ve Safevi Devletinin kurucusu olan Şah İsmail'e  olan yakınlıkları
bilinmek dedir.14.Yüzyılda Azerbeycan'ın Erdebil şehrinde Safeyeddin Şafii
ülkelerine göre kurulan Safevi  tarikatının başına geçemeyince  Anadolu'ya gelen
ve burada başka Halep Türkmenleri,Dulkadırlı  ve Üçoklu  Oymalarının hemen
hemen  tamamı olmak üzere diğer Türkmenlerin de bir çoğunun kendisine mürid
yapan Şeyh Cüneyd'in bu mürütleri arasında Çepniler olduğu gibi, Anadolu'dan
topladığı Türkiyeli göçebe ve köylü müritleri ile İran'a giden ve akkoyunluları
yenerek 1501 yılında Safevi devletini kuran torunu Şah İsmail'in de yanında
Çepniler vardır. 

                     Şah İsmail’in Safevi Devleti’ni kurmasından
sonra Anadolu’dan   İran’a göç eden Türkler arasıda Çeniler vardır ve bunların
büyük bir kısmı veya tamamı Doğu Karadeniz Çepnileridir.

                      Çenilerin İran’dan çıkarıldıktan ve Doğu
Karadeniz Bölgesine geldikten sonra burada  Tirebolu Görele ve Vakfı yörelerine
yerleştikleri sayılarının da 100,000 civarında olduğu rivayet
edilmektedir.

                      Osmanlı Turanda da bu bölgede Çepnilerin
önceleri Alevi olduklarını sonra Sünnileştiklerini belirtiyor. Mehmet
Aşıki(21.Asır)memleketi hakkında  güzel bilgiler verirken batı ve güney
taraflarının Çepni Türkleri ile meskûn olduğunu ve bu sebeple bu havalideki
dağlara “Çepni Dağları” denildiğini henüz basılmamış olan “Menazır’ül
Avalim”adlı eserinde yazar.

Trabzon’un
güzelliklerini ve meziyetlerini tasvir eder ve överken batıda
Rafizi(Alevi)Çepniler doğuda da kısmen Müslüman olmamış Lazlar arasında
kaldığından dolayı üzüntülerini belirtir dedikten sonra Bir çok göçebeler gibi
Alevi olan bu Çepniler zamanla Sünnileşmiş ve Lazlar da tamamen Müslüman
olmuştur.Sürmene ve Araklı kazalarında yaşayan Çebi adını taşıyan kalabalık
ailelerin de Çepnilerden olduğu anlaşılıyor.

                       Yavuz  Selim devrinde yazılmış Trabzon Sancağı
Tahrir defterinde “1515-1516”Çepniler yoğun bir şekilde yaşadığı yer “Vilayet-i
Çepni” (Çeni yöresi-Çepni yurdu)olarak gösterilmiştir.

Faruk Sümer
defderdeki yer adlarından hareket ederek bu bölgenin Giresun-Torul ve Görele
arasıdaki saha olduğunu ve bilhassa Kürtün’ün tamamen Çepniler’le meskün
olduğunu Trabzon-Torul ve Şalpazarı Vakfıkebir bölgesinde de Çepnilerin
yaşadığını belirtiyor.Coğrafyacı Mehmet Aşık yazdığı Meazirul-Evalim adlı eserde
Çepnilerin yoğun olarak yaşadıkları Trabzon’un batı ve güneybatı yöresindeki
dağlara Çepni Dağları denildiğini kaydediyor.

                        Fetihten sonra bu bölgedeki dirliklerin
tamamına yakını Çepni beylerine ve onların oğullarına verilmiştir.Beylerin bu
nüfusunun daha sonraki devirlerde de devam ettiği görülür.

                        16. yüzyılın başlarında ekserisi veya tamamı
“muaf ve müsellem” yani  Türk köylerinden oluşan savaş zamanında atı ve silahı
ile savaşa katılan buna karşılık her türlü  vergiden muaf olarak toprağını
ekip-biçen köylü atlı asker olan Trabzon Çepnilerinin daha sonra-Anadolu’nun pek
çok yöresinde olduğu gibi-müsellemliklerine son verilip “raiyet” yani vergi
veren köylü durumuna düşürüldükleri görülmektedir.

                         F.Sümer’e göre bunun sebebi “Devletin bu
esnada (1515)geniş ölçüde askere ihtiyaç duymasıyla ilgilidir.Fakat bereket
versin dirlikler yani tımar ve zeametler eskiden olduğu gibi Çepni bey aileleri
ile onların hizmetlerinde bulunmuş sipahilerin ellerinde kalmıştır.Bu değişim
bunu takip eden yıllarda da devam etmiştir.Bu uygulamada aynı dönemde
Safevilerin Şeyh Cüneyd’le  başlayan oğlu Haydar ve torunu İsmail ile devam eden
hatta uzantıları günümüze kadar gelen Anadolu üzerindeki emellerinin önemli payı
olmalıdır.Anadolu üzerinde uygulanan devlet politikasının da rol oynadığını
söylemek mümkündür.F.Kırzıoğlu ‘nun B.Kütükoğlu’nudan naklettiği bilgilerden bu
yüzyılda Anadolu’da oynanan bu oyunu daha iyi anlayabiliyoruz devri için bir
nevi beşinci kol diye çok yerinde tanıttığı bu gibi Kızılbaşlık propagandaları
için Mühime kayıklarına işaret ettiği çok mühim ikisinin de suretini vermiştir
ve(27 Ekim 1577 tarihli I.ve II.Belge)Amasya’dan  Musul’a ve Teke’den
(Antalya)Trabzon’daki Çepni yurdu Kürtün’e değin Anadolu’yu saran bu gibi
Safili/Kızılbaş dostluğu propagandası İran’a yapılan at silah ve mal kaçakçılığı
ile Erbil’e taşınan servetler korkunç sayılardı.

                         18.yüzyılda uğranılan büyük mağlubiyetler
sonucunda devlet otoritesi son derecede zayıfladığı için yörelerin idaresi
oraların yerlisi olan güçlü şahısların ellerine geçer.

Devlet ilk
önce “mütegalibe” ve ”derebeyi” deyip bunları tanımışsa da sonra ayan adını
vererek varlıklarını kabul etmiştir.Böylece Türkiye’nin çok bölgelerinde olduğu
gibi Karadeniz kıyılarındaki şehir ve kalelerde de ayanlar ortaya çıktı.Bu
ayanlar bazıları veya çoğu Çepnilerden idi.Batı’daki ayanlardan ve Tirebolu
‘Görele  ve Vafıkebir derebeyleri ile Trabzon’un doğu yörelerindeki derebeyleri
arasında kesin ve sürekli mücadeleler vuku bulmuştur.Bu mücadeleler sonucu da
kalabalık Çepni toplulukları Sürmene’Of’ve Rize yörelerine yerleştiler. Bu
yerleşmeler yerleştikleri  yörelerden başka yerlere kayda değer göçlerin
yapılmasına sebep oldu.

                       Geçen yüzyılda Sürmene kazasının”sağ
tarafındaki”köylerde Çepniler oturuyor ve vakit vakit komşularını rahatsız
ediyorlardı.

                       Bu yüzyılda Of’un ileri gelenlerinin
kendilerini Çepnilerden saydıkları bildiriliyor.

                       Rize yöresindeki Kara Dere ile diğer üç nahiye
Çepniler ile meskundur.Ünlü haydut Çepni Ali Rize Çenilerinden olup en sonunda
300 kişi toplayarak Rus harbine katılmıştır. Şimdi dahi Rize yöresindeki köyleri
ziyaret edenler Çepni adının hala bu köylerde unutulmadığını
görürler.

                       Görülüyor ki,on sekizinci yüzyılda Trabzon’un
batısındaki Çepnilerle doğusundaki Lazlar arasında uzun süren kavgalar
olmuş.1738’de Çeteci Abdullah Paşa’nın Trabzon valisi olmasına kadar da bu
kavgalar devam etmiştir. Çeteleri bastırmaktaki ustalığından ötürü kendisine
“Çeteci” lakabı verilen Abdullah Paşa Trabzon’a gelir gelmez Laz-Çepni
meselesine el koymuş ve kısa sürede taraflar arasındaki çatışmayı sona
erdirmiştir.

                      Bu ayanlar halk ile hükümet arasındaki işlerde
bir nevi aracılık yapar asayişin sağlanması vergilerin alınması askerlerin
toplanarak eğitilmesi yiyecek ve donatımın tamamlanarak gönderilmesi gibi işleri
yürütürlerdi.Yukarıdaki açıklamalar  buların daha sonra bir nevi derebeyi
durumuna geldiğini ve birbirleriyle kavgaya tutuştuklarını
göstermektedir.

                      Bugüne kadar yapılan araştırmalarda  Çenilerle
ilgili benzer olayları konu alan bir çok vesikaya rastlanmıştır.Bunların biri de
Görele’deki  Çepnilerin yerlerini bırakıp kara ve deniz yollarını kullanarak
Trabzon-Giresun arasıdaki bölgede halkın malına ve canına zarar verdikleri
belirtildikten sonra bunların tekrar eski yerlerine gönderilmelerini bu tür
davranışlarına son verilmesini suçluların da cezalandırılmasını emreden
1145(1732) tarihli fermandır.

Görele’deki 
bu Çepniler 1732’de Espiye madeni civarında yerleştiler ve sonra tekrar eski
yerlerine döndürüldüler.

                      Çeşitli Türk boylarıyla birlikte Receplü
Avşarı’na bağlı Çepniler de Arap eşkiyasına karşı bölgeyi korumak  ve zıraatle
uğraşmak üzere 1720 de padişah emri ile Harran Ovasına
yerleştirilmişlerdir.

                      Trabzon’da Hıristiyan sipahiler ve onlara tabi
olanlar da Anadolu’nun mutelif yerlerine sürülerek yerlerine Tokat, Samsun,
Bafra,Çorum,Amasya gibi bölgeler den getirilen ahaliler
yerleştirilmiştir.

                      Bunlara benzer daha yüzlerce belgenin tarihi
kaynaklarda bulunduğu muhakkaktır.Bunların tespitinden sonra tarihi ve
sosyolojik açıdan meselenin daha da aydınlanması mümkün olacaktır.

                      Bir döneme ait bütün belgelerin ele geçirmeden
sadece bir-iki belgeden yola çıkarak o devir hakkında karar vermeye çalışmanın
doğru bir davranış olmayacağı ve tarihi kaynaklarda rastladığımız bir çoğu Çepni
Ali’de olduğu gibi şahıslarla  ilgili olan bu tür belgelerin araştırmamıza fazla
bir katkı sağlayamayacağı da düşünülerek alınmadılar.

                      Sayıları çok olmasa da Cumhuriyet döneminde
yapılan bazı çalışmalarda  da konumuzla ilgili bilgilere rastlanılmıştır.
Bunların birincisi araştırma alanımızdaki köy sayısıyla
ilgilidir.Vakfıkebir’de(Trabzon) yirmi dokuz köy Çepni vardır.Çepnilerin işgal
ettiği mıntıka Akhisar Dersinden başlar ve garba doğru uzanır.

                      İkincisi 1978-1979 yılarında Brent
Brendemoen’in Trabzon ağızları üzerine yaptığı çalışmadan elde
edilmiştir.

Brendemeon,
bizim de araştırma yaptığımız bu sahaya gitmiş ve Sayfançatak köyünden Tepegöz
hikayesini bir varyantını derlemiştir.

                      Brendemeon’un”Batı Anadolu’da yaşayan az sayıda
ve dağılmış vaziyette bulunan Çepnilerin ağız özellikleri ve folklor yönünden
diğer yöre halkı  ile kaynaşmış  görünmekte iken Doğu Karadeniz bölgesinde
özellikle Trabzon’un  Vakfıkebir ilçesinin Şalpazarı yöresinde oturan Çepnilerin
hem ağız hem folklor itibarı ile komşularından dikkat çekici  büyük farklılıklar
korumaktadırlar şeklindeki tespitine katılmak mümkün değildir.Ama aynı yazarın
Dil verilerimizin Çepnilerin Trabzon yöresinin Türkleştirilmesinde önemli bir
rol oynadıkları yolundaki iddiayı destekleyeceğini söylemek doğru olmaz.Çepni
ağzı ile diğer Trabzon ağızları arasında farklılıkların benzerliklerden çok
olması tam aksine bu iddiayı çürütür şeklindeki kanaatine katılmak ise mümkün
değildir.Aslında ağızların farklılığı konusundaki tespit doğrudur.Yörenin diğer
yörelerle gösterdiği ağız fakları hemen herkesin anlayabileceği kadar
belirgindir.Ama bu veri tek başına Çepnilerin bu bölgedeki Türkleştirme
hareketinde önemli rol oynadıkları şeklinde görüşü çürütmez.

                      Bize göre “Türkleştirme” den  kasıt buraların
Türk yurdu  haline getirilmesidir ki Çepniler bunu bu çalışmanın başından beri
ortaya konulan yerli ve yabancı belgelerden de rahatça anlaşılacağı  gibi
bölgede Osmanlı hakimiyeti kurulmasından çok önce önemli ölçüde
başarmışlardır.

                     İkinci husus ise Osmalıların bu bölgeyi
fetihlerinden sonra Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Trabzon havalisine değişik
Türk gönderilmiş ve iskan edilmiş olmalarıdır.

Aynı veya
birbirine yakın yerlere yerleştirilen bu boyların zamanla birbirleriyle 
kaynaştıklarını düşünmek mümkündür.

Ama onların
çok önce bu bölgeye gelip yerleşmiş kendilerine has bir yaşama şekli olan
Çepnilerin hem bu özellikleri hem de coğrafi ve idari yapı sebebiyle yani
gelenekle pek fazla bir alışverişleri olduğu söylenemez.

                     Ayrıca buraya gelenlerin de değişik Türk
boylarından oldukları unutulmamalıdır.Çepni ağzının bütün bölgeye hakim olması
ancak  Çepnilerin  diğer Türk boylarından çok üstün olmaları ve onlarla birlikte
yaşamalarıyla mümkün olabilirdi.

Halbuki
kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler  ve bizim tespitlerimiz Çepnilerin  cesur
savaşçı ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir topluluk olduğunu
gösteriyor.Bunlara son derece engebeli olan corafi yapının ve çalışma
şartlarının bu tür ilişkileri engelleyici özelliklerini de eklersek Çepnilerin
neden diğer  boyları etkileyemediğini anlayabiliriz.

                    Dikkat edilmesi gereken bir başka husus da
etkileşmenin iki yanlı olacağıdır.Eğer bugün-hiç değilse bazı
bölgelerde-bozulmamış ya da az bozulmuş bir Çepni kültürü bulabiliyorsak bunu
yukarıda sayılan şartlara borçluyuz.Nitekim Çepnilerin daha sonra yerleştikleri
Trabzon’un doğu tarafında Araklı Sürmene Of Rize gibi yerlerde homojen bir Çepni
nüfusuna ve saf bir Çepni kültürüne rastlamamız mümkün değildir. Bu bölgelerde
Çepniler diğer Türk boylarıyla kaynaşmışlardır.

                    Belki bu iddiayı şu şekilde düzeltmek daha doğru
olacaktır.Doğu Karadeniz bölgesinin Türkleşmesinde Çepniler çok önemli rol
oynamışlardır.Ama kendileri gibi Türk olan diğer boyları
Çepnileştirmişlerdir.Aksini düşünmek Türk Türkleştirmek demek olur ki bu da
geçerli bir görüş olamaz.

                    Sonuç olarak bütün bu bilgilerden Çepni boyunun
Anadolu’ya gelen ilk Türk boyu olduğu  Çepnilerin Anadolu’nun Türkleşmesine çok
büyük katkılarda bulundukları hatta Safevi Devleti’nin kuruluşunda önemli rol
oynadıkları anlaılmaktadır.

                    Batı Anadolu’da İzmir İzmit Adapazarı ve
Balıkesir gitmelerine rağmen en yoğun olarak yerleştikleri yaklaşık 700 yıldan
beri varlıklarını devam ettirdikleri ve kültür mirasını en iyi muhafaza
ettikleri bölge Doğu Karadeniz bölgesi bu bölgede de Asar/Ağasar/Akhisar yöresi
olmuştur.Bugün Doğu Karadeniz bölgesine coğrafi olmayan ikinci  bir isim
verilmesi gerekseydi eskiden “Çepni Vilayeti” denilen bölgenin sınırlarını
Ordu’dan Batum’a kadar genişletip bu bölgeye “Çepni Yurdu” veya “Çepni Bölgesi”
demek doğru olurdu.

                    Doğu Karadeniz bölgesiyle ilgili resmi kayıtlar
16.yüzyıldan itibaren tutulmaya başlanmıştır.Bu kayıtların büyük bir kısmı henüz
incelenmediği için konumuz olan Çepniler hakkında da çok detaylı ve yeterli
tarihi bilgiye sahip olmak mümkün olamamıştır.

Ancak
mühimmeler  hatt-ı humayunlar kadı sicilleri tahrir defteri ve diğer arşiv
vesikaları incelendikçe Çepnilerle ilgili daha doyurucu bilgilere sahip
olacağımız muhakkaktır.


                                                                                                                                 
                  Katkılarından Dolayı

                                                                                                                                   
Ali Şükrü AYGÜN,e Teşekkür  Ederiz

www.hendekdikmenkoyu.com




Kaynak:4
 

TÜRK OĞUZ ÇEPNİ

 

 

TÜRK OĞUZ ÇEPNİLERİN ANADOLU'NUN TÜRKLEŞTİRİLMESİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

 

Anadolu'nun Türkleşmesinde 24 Oğuz Boyu'na bağlı Türkmenlerin çok büyük rolü olmuştur.
Bu çerçevede Karadeniz Bölgesi'ne yerleştirilen Oğuz Boylarına bağlı Türkmenler,
gerek fetihler ve gerekse uygulanan iskan politikasıyla bölgenin Türkleşmesini sağlamışlardır.

 

Prof. Dr. Faruk Sümer'e göre(1); XVI. yüzyılda, Amasya, Canik (Samsun), Çorum,
Karahisar-ı Şarki, Kastamonu, Kengırı (Çankırı), Sivas ve Trabzon(2)
sancaklarındaki yer adları incelendiğinde, 24 Oğuz Boyu'nun 21'i bölgeye yerleşmiştir.
Bunlar; Kayı, Bayad, Kara-Evli, Yazır, Döğer, Todurga, Afşar, Kızık, Beğ-Dili,
Karkın, Bayındır, Çavundur, Çepni, Salur, Eymür, Ala-Yundlu, Yüreğir,İğdir,
Büğdüz, Yıva ve Kınık boylandır. Bölgede bu boylara ait toplam 268 yer adı bulunmaktadır.

 

Amasya'ya bu boylardan 14'ü yerleşmiş olup, bunlara ait 26 yer adı belirlenmiştir.
Canik'e (Samsun) 10 boy yerleşmiştir; bunlara ait 19 yer adı vardır.
Çorum'a 13 boy yerleşmiştir; bunlara ait 28 yer adı vardır.
Kara-Hisar Şarki'ye 10 boy yerleşmiştir; bunlara ait 19 yerleşim adı belirlenmiştir.
Kastamonu, Sivas'tan sonra en fazla boy adının belirlendiği sancaktır.
Burada yerleşen toplam 15 boya ait 68 yer adı vardır.
Kengırı'da (Çankırı) ise 19 boy yerleşmiş, bunlara ait 35 yer adı belirlenmiştir.
Sivas, 24 Oğuz Boyu'nun adını en fazla taşıyan sancaktır; buraya 20 yerleşmiştir.
Trabzon'da 2 boya ait 3 yer adı belirlenmiştir(3).

 

Kıyı şeridi başta olmak üzere, Karadeniz Bölgesi'nin Türkleşmesinde
buraya yerleşen 21 boydan özellikle Çepniler çok önemli roller oynamışlardır.
Bölgede Hacı-Emiroğulları isimli bir beylik de kuran Çenpiler'in faaliyetleri,
Prof. Dr. Faruk Sümer tarafından şöyle anlatılmaktadır(4):

 

"Çepni; Avşar gibi, adı zamanımıza kadar gelmiş bir boydur.
Vilayet-nameye göre Kır-Şehir'in Sulucu Kara-Hüyük köyüne gelen Hacı Bektaş-ı Veli'nin ilk müridleri Çepni'den idiler.
Çepniler'in önemli bir kısmı herhalde 1240'daki Baba İshak Türkmenleri'nin isyanına katılmıştır.

 

Onlardan önemli bir kümenin 1277 yılında Sinop yöresinde yaşadığı görülüyor.
Aynı yılda Çepni Türkleri Sinop şehrine denizden saldıran
Trabzon Rum İmparatorunu mağlup ederek, şehrin onun eline geçmesini önlemiştir.
Çepniler'in bu tarihten sonra Canit (Canik) denilen Samsun'un doğusunda
Giresun yöresine kadar uzanan sık ormanlık bölgeye girerek
orayı yavaş yavaş fethettikleri anlaşılıyor.

 

XIV. yüzyılın ortalarında bugünkü Ordu vilayetine Bayram-Oğlu Hacı Emir adlı
bir Türk beyinin hakim bulunduğunu görüyoruz.
Hacı-Emir 1358 yılında kalabalık bir asker ile
Trabzon'un batısındaki Maçka'ya gelerek bu bölgede yağma ve
tahriplerde bulunduktan sonra bol ganimet (doyumluk) ile ülkesine dönmüştü.
Bugün Ordu'nun merkez köylerinden Bayramlı eskiden yörenin merkezi olup,
bu ad aynı zamanda bütün yöreyi de ifade ediyordu.
Bayramlı adı Hacı-Emir Bey'in babası Bayram'dan gelmiş olabilir.

 

Aynı yılda Trabzon imparatoru, Hacı-Emir'in akınlarını önlemek için
diğer Türk beylerine yaptığı gibi, kızını onunla evlendirdi. Aleksis daha sonra
(1381'de) bir kızını da Niksar beyi Tacuddin'e vermiş ve
böylece üç Türk beyini kendisine güveyi edinmişti.

 

Hacı-emir 1361 yılında Trabzon imparatorlarının elinde olan Giresun'a bir saldırı düzenlemişti.
1380 yılında ise Trabzon İmparatoru'nun Çepniler üzerine yürüdüğünü görüyoruz.
Trabzon vekayinamecisi Panaretes'e göre, İmparator 1000 kişilik bir yaya kuvvetini
Tirebolu şehrine gönderdikten sonra atlılar ile de kendisi hareket etmiştir.
İmparator, Philabonite ırmağı yatağını izleyerek Cheimaiae'ye kadar Çepniler kovalamış ve
yurtlarını yakıp yıkmış, ayrıca Çepniler'in ele geçirdiği bazı hafif gemileri de kurtarmıştı.
İmparator bundan sonra Sthlabopiastis denilen yere gelmişti.
Tirebolu'ya gönderilmiş olan yayalara gelince,
Onlar Cotzanta'ya kadar her yeri yakıp yıkmışlardı. Fakat dönerken Çepniler tarafından kovalandılar. Panaretes'in bu sözleri, batıdan Tirebolu'ya kadar
kıyı bölgesi ile bu kıyı bölgesinin güneyindeki toprakların Çepniler'in elinde bulunduğunu gösteriyor.

 

Hacı-Emir Bey'in ölümü üzerine yerine oğlu Süleyman Bey geçti.
Süleyman Bey 798 veya 799'da (1396-1397) Giresun şehrini ele geçirdi.
1404 yılında Timur'a giden İspanyol elçisi Clavijo, Ordu ve Giresun'un
10.000 kişilik bir orduya sahip bulunan Hacı Emir'in elinde olduğunu söyler.

 

Anlaşılacağı üzere bu beylik Canik Bölgesi'nin fethinde önemli bir rol oynamış ve
Hacı-Emir ailesinin buyruğundaki Türkler de bu bölgedeki Türk halkının
aslını teşkil etmişlerdir. Bunlar arasında Çepniler'in önemli bir yer
tuttukları anlaşılıyor. Canik halkından bir kısmını Çepniler'in oluşturduğu XIV. yüzyıla
ait belgelerden anlaşıldığı gibi, Trabzon'un güney ve batısındaki
 
yörelere de Çepniler'in yerleştiğini biliyoruz. İspanyol elçisi Clavijo,
Trabzon'dan Erzincan'a gelirken yolda Cepniler'e ait bir kale görmüştü.

 

Çepniler'den bir bölük, Uzun Hasan Bey zamanında Ak Koyunlu hizmetine girmiştir.
Bu Çepniler'in başında İl-Aldı Bey bulunuyordu. Hasan Bey'in 837
(1468-1469) yılında Bitlis'in fethine gönderildiği emirler arasında İl-Aldı Bey de vardı.
İl Aldı Bey'in dirliğinin Doğu-Anadolu'da olduğu anlaşılıyor.
883 (1478) yılında Yakub Bey Uzun Hasan Bey'in ölümünden sonra
Ak-Koyunlu tahtına geçen ağabeyi Sultan Halil'in üzerine yürüdüğü zaman
İl-Aldı Bey de ona katılmıştı. İki kardeş Hoy yakınındaki emirlerden Bayındır Bey,
İsfendiyar oğlu Kızıl Ahmed Bey ile İl-Aldı Bey'i savaşın yapılacağı
yeri seçmekle görevlendirmişti. İl-Aldı Bey Çepnilerinin,
Trabzon bölgesi Çepnileri'nden olmaları ve kuvvetli ihtimaldir.
Ak-Koyunluların halefi olan Safeviler'in hizmetinde de Çepniler vardı

 

XVI. yüzyılda Anadolu'da Çepniler'e ait 43 yer adı görülebilmiştir..."

 

XVI. yüzyılda Çepni Boyu'na bağlı oymaklar;
Halep Türkmenleri, Ulu-Yörükler, Dulkadirliler,
Atçekenler, Iran Türkmenleri arasında ve Adana, Trabzon,
Koç-Hisar (Şerefli), Hamid Sancağı, Çorum ve Boz-Ok'ta yaşıyorlardı.

 

Prof. Dr. Faruk Sümer, Trabzon Bölgesi Çepnileri hakkında şu bilgileri vermektedir:

 

"Osmanlı coğrafyacılarından Mehmed Aşık'ın XVI. yüzyılın sonlarında yazdığı
Menazirü'1-evalim adlı eserinde Trabzon yöresinde yaşayan Türk halkından
önemli bir kısmın Çepniler'den oluştuğu, yörenin batı ve güney tarafındaki
dağların da Çepni dağları adını taşıdığı yolunda bir kaydın bulunduğu bilinmektedir.
Tahrir defterlerinden bu Çepniler'le ilgili mühim kayıtlar elde edilmektedir.

 

Birinci Selim devrine ait (921 - 1515 - 1516 tarihli) bir defterde Çepniler'in
yoğun bir şekilde yaşadıkları yer "vilayet-i Çepni" adı ile
ayrı bir idari yöre olarak gösterilmiştir. Bu yörenin, defterdeki yer adlarından,
Giresun, Torul ve Görele arasındaki saha olduğu anlaşılıyor.
Özellikle Kürtün kazasına tamamen Çenpiler yerleşmişlerdir.
Bununla beraber Çepniler, Trabzon-Torul-Vakf-ı Kebir arasındaki sahada da yaşamaktadırlar.

 

Çepni yöresinde Ozgur, Kaya-Dibi, Kurtulmuş, Yenice-Hisar, Seyyid,
Çandarlu, Alını-Yuma, Engezlü, Firuzlu, Halkalu, Yakalkan, Kilise,
Kul Çukuru, Şaban, Dikmeci, Yamğurca, Emürlü, Sarban, Uzun-Dere,
Kara-Göncü, Mürsellü, Tana-Deresi, Derelü, Ak-Yuma, Karınca gibi
büyük bir kısmı Türkçe adlar taşıyan kalabalık nüfuslu köyler görülmektedir.
Buradaki Çepniler tamamen toprağa bağlanmışlardır. Hıristiyanlar ise sahil şehirlerinde oturuyorlardı.

 

Çepni yöresi de tımar sistemine tabi olup dirlikler de genellikle Çepni beylerine verilmiştir.
Örneğin Busatlu (her halde Ebü Saidlu'dan) adlı bir zeamet
Çepni beylerinden Mehmed Bey Oğlu Ali Yar Bey'in tasarrufunda idi.
Mehmed Bey'in Halil, Ali Han, Himmet ve Nasuh adlı oğulları da tımar sahibi idiler.
Yine Çepni beylerinden Aydın Bey oğlu Halil, Piri Bey oğlu Busad da tımara tasarruf
ediyorlardı. Defterde tımar sahibi daha bir çok Çepni beyinin adı geçmektedir.

 

Bu Çepni beylerinin yanında, özellikle eski zamanlarda din ve
tarikat adamlarının bulunduğu görülüyor. Mezkür defterde Yakub Halife
adlı bir tarikat adamının cami, zaviye ve sarp yerlerde köprüler yaptırmış
"ehl-i velayet ve sahib-i keramet" bir kimse olduğu ve
Çepni beylerinden Süleyman Bey'in, onun yaptırdığı cami ile
ailesi için dört parça köy vakfettiği yazılıyor.

 

Süleyman Halife adlı diğer bir Çepni tarikat adamının da sarp bir boğazda
köprü yaptırmış olduğu aynı defterde kaydediliyor. Yine Çepnilere
bağlı bazı kişilerin da Giresun, Ordu ve Tirebolu camilerinde
imamlık, hatiplik ve cüzhanlık görevlerinde bulundukları anlaşılıyor.
Trabzon'un doğusunda bulunan yerlerdeki dirliklerden bazılarının da
Çepniler'in elinde olduğu görülüyor.

 

Yine Kanuni devrinde Doğu Anadolu'da, hatta Irak'taki kalelerde
gönüllü gediğinde görev yapan çokça Çepni bulunduğu anlaşılıyor.
Bunların çoğu Trabzon ve Canik Çepnileri'nden idi. 975 (1567) yılında
Bayburt Alaybeyinin de Çepniler'den olduğunu biliyoruz(5)."

Karadeniz Bölgesi'nde böylesine önemli roller oynayan Çepni boyu ile
ilgili bilgiler XVIII. yüzyıldaki belgelere de geçmiştir.
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu'nun belirlediğine göre;
"Trabzon'da Görele (Parabolu) Kazası halkından Çepniler,
yerlerini terk ederek, 1732 yılında Espiye madeni çevresindeki
bölgelere yerleşmişlerdi. Bununla beraber, bir süre sonra
buradan kaldırılarak eski yerlerine yerleştirilmişlerdir(6)."

 

DİPNOTLAR
1) F. Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri, Boy Teşkilatı, Destanları, İlavelerle 3. bsk., İst., (1980, s. 211 vd.).
2) Bu sekiz sancağın seçilmesinin sebebi; XVI. Yüzyıldaki idari taksimata göre, bölgede Yunan-Rum emellerini yoğunlaştığı yerlerin bu sancakların topraklarını tamamen veya kısmen kapsamasından dolayıdır. 1995 idari taksimatı dikkate alındığında ise, onyedi vilayetimiz Rum-Yunan propagandası içinde yer almaktadır. Bunlar; Zonguldak, Bartın, Kastamonu, Çankırı, Çorum, Sinop, Amasya, Samsun, Tokat, Ordu, Sivas, Giresun, Gümüşhane, Bayburt, Trabzon, Rize, Artvin vilayetlerimizdir.
3) Sancaklardaki boylar ve bunlara ait toplam yer adları TABLO: 25'de gösterilmiştir.
4) A.g.e., s. 327 vd.
5) A.g.e., s. 331-332.
6) Y. Halaçoğlu XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun İskan Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Ank., 1991, s.131
.

Kaynak:www.akcaabat-acisu.com







Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın:
www.ahmetayvaz.tr.gg > OĞUZ SOYU-ÜÇOKLAR KOLU-GÖKHAN BOYUNUN TÜRKÇÜ TURANCI TÜRKMEN ÇEPNİ AYVAZ OTAĞI > www.ayvazahmet.tr.gg
 
TÜRK-İSLÂM ÜLKÜSÜ; Varlık olan Türklük ile, değer olan İslâmın bir birine vuslatıdır, kaynaşarak et ile tırnak misâli oluşlarıdır. Varlık ifade eden Türk`lüğün , değer olan İslâma muhabbetidir
* * *
OĞUL! Eşref-i mâhlük olduğunun şuurundan hareketle, Cenab-ı Hakk`ın nizamını yeryüzünde hakim kılmak gibi yüce bir idealin gerçekleşebilmesi uğruna,bin yıldır İ`LA-YI KELİMETULLAH ÇİZGİSİNDE, maddi ve manevi bütün imkânlarını seferber eden YÜCE TÜRK MİLLETİNİN şerefli bir ferdi olduğunu unutma!
Üstad ORHAN KILIÇOĞLU

* * *
ARVASİ HOCA`NIN FİKİR VE ESERLERİNDEN FAYDALANMAK, O`NU REHBER EDİNMEK HER TÜRK GENCİNİN ÖNCELİKLİ HEDEFİ OLMALIDIR.
Son yıllarda ihmal edilen ülkücü gençlik en Kısa zamanda yeni bir hamle yeni bir şevk ve aşkla; ZİYÂ GÖKALP, ATATÜRK, A.TÜRKEŞ, NİHAL ATSIZ, S. AHMED ARVASİ, NECDET SEVİNÇ`İN fikir ve görüşlerinin karıldığı harmanlardan beslenerek gelişip, olgunlaşıp, kamilleşerek, GÖNLÜNDE TÜRKLÜK ÜLKÜSÜ, DİLİN DE TURAN TÜRKÜSÜYLE YENİDEN BİR ERGENEKON DESTANI YAZMAYI İMANININ RÜKNÜ BELLEMELİDİR…

Üstad ORHAN KILIÇOĞLU
Facebook beğen
 
Reklam
 
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!!! ATATÜRK
 
ALPARSLAN TÜRKEŞ SÖZLERİ
Başbuğ Alparslan Türkeş in özlü sözleri, Ülkücülük , Türk Dünyası ve İslamiyet hakkındaki özlü sözlerini okuyabilirsiniz...
*********************
İdealler yıldızlar gibidir.
Onlara belki ulaşamazsınız ama bakarak yönünüzü tayin edebilirsiniz..

Zafer, asla mahvolduklarını zannedenler
tarafından kazanılamaz.

Dalından kopan yaprağın akibetini rüzgâr tayin eder...

Ahlâkçılık anlayışımız, Türk Ahlâkı ve Müslümanlık inancından meydana gelmiştir.

Başarı için muntazam plânlı çalışma yapmak lâzımdır. Son nefesimizi verinceye kadar çalışacağız.

Bir fikre, bir ideolojiye, kendisinden daha üstün bir fikirle karşı çıkılır. Karşı fikir kaba kuvvetle ezilemez

Biz aziz milletimize müreffah, kuvetli ve büyük bir Türkiye taahhüt ediyoruz; kendimizi millete adıyoruz.Ve Türklük yoluna başlarımızı koyuyoruz.

Bölünme kabul etmez, kutsal bir bütün halinde Büyük Türkiye'yi yeniden inşa edeceğiz...

Cesaret, yüreklilik, atılganlık olmayan hiçbir dâva başarıya ulaşamaz.

Davalarımızın çözümü kendimize dönmek, sarsılmaz bir birlik halinde el ele vermek ve geceli gündüzlü çalışmaya girişmekle mümkündür.

Emirlere mutlak itaat lâzımdır. Laubali, gevşek, disiplinsiz, metotsuz kimselerle dâvamız yürümez. Her şeyde örnek olmak lâzımdır.

Fikir, iman, ülkü aşkı ... İnsanları güçlü yapan bunlardır.

Hepiniz birer Türk Bayrağısınız. Bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin yere düşürmeyin.


İnsanlık âleminin en şerefli bir ailesi Türk Milletidir. Dokuz Işık demek, Türk Ülküsü demektir.

İslamiyet'i ele alıp Türklüğü inkâr etmek ihanettir. Bunun tersi de aynı derecede gaflet ve ihanettir.

Kendinizi küçük görmeyiniz. Sizler büyük kuvvetsiniz. Vazifenizi hiçbir zaman unutmayınız. Kuvvet birliktir. Dâvamızın geleceği birliktedir. Birlik, beraberlik içinde olmaktır.

Komünist sistemlerde halkın esaret altında oluşunun sebebi bir mülk sahibi olamamasıdır. Hürriyetin tek garantisi mülkiyettir.

Milletler arasındaki mücadele şuurundan mahrum olan toplumlar başkasının boyunduruğu altına düşerler.

Milletler yabancı kuvvetlerin orduları ve diğer maddi güçleri tarafından yok edilmeden önce, manevi ve fikir güçleri tarafından esaret atına alınırlar. Böyle bir toplumun esir ve yok olması kesin hale gelir.

Millî kalkınmamızı gerçekleştirmek, her Türk ferdini hür yapabilmek için Türk Milletini yeniden kurmak zorundayız. Vatandaşlarımız arasında parti, mezhep, ırk ve bölge farkı gözetmeksizin karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan bağlar dokuyacağız.

Mücadelemiz her ne pahasına olursa olsun, siyasi kazanç mücadelesi değil, ahlâk ve fazilet mücadelesidir. Bu mücadelenin karakteri yıkıcı değil, yapıcı olmaktır. Bu şerefli mücadeleye Türk milletini davet ederim.

Toprak bütünlüğümüzü devletimizin ve milletimizin bölünmezliğini hedef alan hainlere karşı Türk Milleti olarak ayağa kalkmalıyız.

Türk aydınları için Batı'nın sığınması olmak bir ideal olarak benimsenmiştir. Milletimiz için bundan korkunç felaket düşünülemez."

Türk Devletinin yenilmez, zinde hayat gücü ve Türk Milletinin teminatı ve istikbali gençliktir.

Türk milliyetçiliği meşru savunma, yüksek insanlık duyguları ve Türk Milletinin kendi tabii haklarının savunulması, korunması duygusu ve iradesinin, şuurunun bir ifadesidir.

Türk töresi, Türk ülküsünün ayrılmaz parçasıdır.

Türk töresinin bir diğer şartı da haddini bilmektir. Haddim bilmek... Ne kendinizi dev aynasında göreceksiniz. Herkese yukarıdan bakacaksınız, ne de kendinizi aşağıdan göreceksiniz, aşağıdan bakacaksınız.

Türk Töresinin bir şartı da yüksek vazife duygusudur. Vazifeyi her ne pahasına olursa olsun yapmaktır. Diğer bir şart, toplum uğrunda her çeşit fedakârlığı yapmaktır. Millete hizmet yolunda şahsi menfaatlerden, şahsi zevklerden feragattir. Vazgeçmektir. Kişiler kendilerini millet için feda ederler. Türk Milleti'nin büyüklüğü böyle yükselecektir. Onu sizler yaşatacak, sizler yükselteceksiniz. Türk Töresinin en önemli bir gereği de sır saklamaktır. Sır saklamak...

Türkçüler Günü olan 3 Mayıs (1944) büsbütün ayrı bir düşüncenin sonucudur. İç düşman olan, kılık değiştirerek milletin içine giren ve hükümetin gafletinden yararlanan komünizme karşı Türkçü gençlerin bir uyarma yürüyüşüdür.

Türkiye'nin yükselişi ithal fikirle olmaz. Hiç bir yabancı, Türkün menfaatlerini Türk Milletinin kendisi kadar düşünemez.

TÜRKLÜK bedenimiz, İslamiyet ruhumuzdur. Ruhsuz beden ceset olur.

Türkün en önemli vasfı teşkilâtçılığıdır.

Ülkücüler, insanlık âlemi içinde ne uşak olmayı, ne de başkalarını uşak olarak kullanmayı kabul etmeyen şerefli bir bayrağın taşıyıcısıdır.

Ülküsüz insan çamurdan farkı olmayan bir varlıktır.

Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ
Millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür. ATATÜRK
 
"BİR KIZ ÖĞRENCİYİ BAŞINI ÖRTTÜĞÜ İÇİN TAHSİL HAKKINDA MAHRUM ETMEK İSTİKLAL SAVAŞI BAŞLARINDA VE MARAŞ'TA , DÜŞMANLAR TARAFINDAN BAŞÖRTÜSÜ ÇEKİLİP DÜŞÜRÜLDÜĞÜ İÇİN BAŞLAYAN MİLLİ ŞAHLANIŞIN RUHUNA TÜKÜRMEKTİR."
NECİP FAZIL KISAKÜREK
* * *

Zafer ülkü kaynağının çeşmesidir,
Zafer gönüllerin birleşmesidir.
Gönülleri birleşenler, selam sizlere,
Uzaktan dertleşenler, selam sizlere.

Yüzde yüz Türk olduğun gün cihan senindir...
H.Nihal Atsız
Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça, daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır. ATATÜRK
 
Deme bana Kayı, Oğuz, İlhanlı,
Türküm; Bu ad her ünvandan üstündür.
Yoktur Azer, Kırgız, Özbek, Kazanlı,
Türk Milleti bir bölünmez bütündür.
Ziya Gökâlp
Başarılarda gururu yenmek, felâketlerde ümitsizliğe karşı gelmek lâzımdır. ATATÜRK
 
Ve tarih bir gün, acz içinde kıvrana kıvrana şehadete susamış bir ülkücüden daha müthiş bir silahın keşfedilemediğini yazmak zorunda kalacaktır...

S.Ahmet Arvasi

BU DAVA ÖZÜDÜR İSLAMİYET'İN
BU DAVA GÜNEŞİ, MAZLUM MİLLETİN,
BU DAVA, HERŞEYDEN, HERŞEYDEN ÇETİN,
BU YOLDA DERT, HÜZÜN, GURBET BİZİMDİR.
S.Ahmet Arvasi

16 yaşında ilk şiirlerden biri olan `Ne Gam`, iyi bir başlangıç

Ne gam, varsın dizlerim koşa koşa yorulsun,
Saadetin, dâvanın, gerçek aşkın peşinde...
Boş hayaller kül olup rüzgârlarda savrulsun,
Yaban gülleri gibi solsun çöl güneşinde.
S.Ahmet Arvasi

Henüz 17 yaşındaki bir delikanlının `Özleyiş` şiiri, ecdadına âşık bir delikanlının eski muhteşem çağlara olan hasretini dile getiriyor:

Tuna neden köpürmüş, Kırım neden inliyor?
Nerde parlayan kılıç, nerde o akıncı ced?
Şimdi Hazar uzaktan feryadımı dinliyor,
Ayrıldı mı Kafkaslar yurdumdan ilelebed?
Kıbrıs`ın ayrılışı derd oldu içimizde,
Barbaros`un sesini kaybettik Akdeniz`de,
Adalar yabancı da, dinmez derleri bizde,
Balkan`ımız vatandan ayrıldı mı nihayet?
S.Ahmet Arvasi
 
SON BİR (1) YILIN TOPLAMI 80579 ziyaretçi kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir (şehit olmuştur). Bir kısmı da (şehit olmayı) beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir. CÜZ:21 // AHZÂB SÜRESİ: 33 / 23.ÂYET